Sarp Kızılkaya
Ayn Rand ve onun “Objektivizm” adı altında sistemleştirdiği düşünce dünyası, ilk bakışta felsefi bir sistem, edebi bir evren ve etik bir öğreti iddiası taşır. Ancak yakından incelendiğinde, bu yapı tutarlı bir felsefi araştırmadan çok, belirli tarihsel koşullarda şekillenmiş ideolojik bir anlatı olarak görünür. Rand’ın metinleri, kapitalist bireyciliği yalnızca savunmakla kalmaz; onu ontolojik ve ahlaki bir zorunluluk gibi sunmaya çalışır. Tam da bu nedenle Rand okumak, bir düşünce sistemiyle karşılaşmaktan ziyade, modern kapitalizmin kendisi hakkında kurduğu mitolojiyle yüzleşmek anlamına gelir.
Ayn Rand’ın düşüncesi yalnızca bireysel bir felsefi girişim değil, Soğuk Savaş ideolojik atmosferiyle güçlü bir rezonans ilişkisi içinde ortaya çıkmıştır. Sovyet deneyiminden kaçmış bir entelektüel olarak Rand, kolektivizmi yalnızca politik bir model değil, ontolojik bir tehdit olarak kavrar. Bu deneyim, onun düşüncesini evrensel bir etik kuramdan ziyade tarihsel bir karşı-tepki biçimine yaklaştırır.
Rand’ı yalnızca propaganda yazarı olarak görmek indirgemeci olur; ancak onun fikirlerinin Amerikan kapitalizminin kendini ahlaki olarak meşrulaştırma ihtiyacıyla olağanüstü uyum içinde olduğu açıktır. Objektivizm bu anlamda bir keşiften çok, dönemin hegemonik anlatısının felsefileştirilmiş formudur.
Rand’ın kahramanları —yaratıcı dehalar, girişimci bireyler— değerin kaynağını neredeyse tamamen bireysel iradeye indirger. Oysa Marx’ın gösterdiği gibi ekonomik değer bireysel yeteneğin değil, toplumsal emek ilişkilerinin ürünüdür. Üretim süreci tarihsel olarak kolektiftir; dil, teknik bilgi ve üretim araçları bireyin öncesinde vardır.
Rand’ın etik bireyciliği tam da bu toplumsal zemini görünmez kılar. Böylece sermaye birikimi tarihsel bir süreç olmaktan çıkar, kişisel erdemin doğal sonucu gibi sunulur. Bu dönüşüm, ekonomik bir ilişkiyi ahlaki bir kategoriye çevirdiği ölçüde ideolojik işlev görür.
Rand felsefesinde özgürlük, toplumsal bağımlılık ilişkilerinden kurtuluş değil, başkalarına karşı yükümlülüklerin reddi olarak tanımlanır. Özgürlük ile eşitlik arasındaki gerilim, klasik liberal düşüncede denge arayışı doğururken, Rand’da bu gerilim tek taraflı çözülür: eşitlik özgürlüğün düşmanı ilan edilir. Bu yaklaşım özgürlüğü toplumsal koşullardan kopararak soyut bir mülkiyet hakkına indirger. Sonuçta özgürlük, herkesin gerçekleştirebileceği bir durum olmaktan çıkar; belirli ekonomik konumların ayrıcalığına dönüşür.
Rand’ın bireyi sosyolojik anlamda imkânsız bir figürdür. Dilini, aklını ve üretim kapasitesini toplumdan devralan insan, onun kuramında neredeyse Robinson Crusoe benzeri bir varlığa dönüşür. Toplum çoğu zaman “parazitler” olarak tasvir edilirken, bireyin toplumsal bağımlılığı sistematik biçimde inkâr edilir. Bu yaklaşım bireyi özgürleştirmek yerine, onu tarihsel koşullarından soyutlayan bir metafizik yalnızlık üretir. Birey burada toplumsal ilişkilerin ürünü değil, onların karşısında konumlanan saf bir özneye indirgenir.
Rand’ın düşüncesi yalnızca bireyciliği savunmaz; kolektivizmi ontolojik kötülük olarak kurar. Objektivizm pozitif bir etik sistem kurma iddiasındadır, ancak bu sistem büyük ölçüde karşı çıktığı politik korku tarafından belirlenir.
Bir düşünce sistemi, kendisini esas olarak karşı olduğu şey üzerinden tanımladığında, kurucu ilkesi negatif hale gelir. Rand’da etik bireycilik çoğu zaman özgür bir insan tasarımından değil, kolektivizm korkusundan türetilmiş görünür.
Rand kendisini liberal geleneğin savunucusu olarak sunar; ancak klasik liberal düşünürlerle kurduğu ilişki son derece sınırlıdır. Locke mülkiyeti doğal hak olarak savunurken bile toplumsal sınırlar öngörür; Adam Smith piyasa toplumunu ahlaki duygular kuramıyla dengeler; John Stuart Mill bireysel özgürlüğü zarar ilkesiyle sınırlar.
Rand ise bu geleneğin içindeki denge arayışını reddeder ve liberalizmi mutlaklaştırır. İlginç biçimde Marx, eleştirdiği klasik iktisatçılarla daha derin bir teorik diyalog kurarken, Rand liberalizmi tartışmaya açık bir düşünce alanı olmaktan çıkarıp dogmatik bir inanç sistemine dönüştürür.
Ayn Rand okumak yalnızca bir felsefeyle karşılaşmak değildir; kapitalizmin kendisini ahlaki bir kader olarak anlatma girişimiyle karşılaşmaktır. Objektivizm, bireyi yüceltirken onun toplumsal koşullarını siler; özgürlüğü savunurken eşitsizliği görünmez kılar; aklı yüceltirken tarihi dışarıda bırakır.
Bu nedenle Rand’ın önemi, güçlü bir filozof olmasından değil, modern kapitalizmin ekonomik düzenini sürdürebilmek için nasıl bir etik anlatıya ihtiyaç duyduğunu göstermesinden gelir. Ancak bu anlatı, bireyi toplumdan kopardığı ölçüde kendi felsefi zeminini de boşlukta bırakır. Rand’ın dünyasında kahraman yalnızdır — çünkü o dünyada toplum zaten yoktur.

