Ozan Ovalı
Sanıyorum ki barınma meselesi sosyalizmin elinin en rahat olduğu konuların başında geliyor. Diğer taraftan bakarsak da sosyalizmin insanın insan gibi yaşamasını “yapılacaklar listesi”nde en başa koyduğunu kanıtlıyor. Evet bence bir sistemin, bir iktidarın yapılacaklar listesi vardır; buna öncelikler listesi de demek mümkün ve bu liste en net şekilde iktidarın ilk yıllarında yapılanlara bakılarak tanılanabilir. Ama şunu da atlamamak gerek: yapılan eylemin, alınan kararın, izlenen politikanın neye hizmet ettiğine de dikkat etmek gerekir.
Şimdi tanı koymaya başlamak için reel sosyalizme, SSCB’ye gidelim. Tarih 8 Kasım 1917, devrimin ertesi günü: Toprak Kararnamesi çıkartılmıştır. Bolşeviklerin iktidarı alır almaz kabul ettiği kararlardan birisidir Toprak Kararnamesi. Bu kararla birlikte tüm toprak mülkiyeti devletin kabul edilir. Bu durum, konutların bulunduğu toprağı özel mülkiyetten çıkardığı için, işleyişte konutların kamulaştırılmasının da ilk adımı olur.
Kısa süre sonra, 21 Kasım’da işleyişe dair yeni bir karar çıkarılır. Bu kararla evsizlere ve aşırı kalabalık odalarda yaşayan işçilere, “burjuvazi”nin elindeki geniş ve boş odalara el koyma yetkisi verilir. İlgili kritik kararlardan sonuncusu da 27 Aralık’ta alınır; tüm gayrimenkul işlemleri, yani ev, arsa, dükkân gibi mallarda tüm alım-satım, miras bırakma vb. işlemler yasaklanmıştır.
Bugünden, bugünün dünyasından bakınca ne kadar garip geliyor değil mi? Aslında o zamanda da son derece sıradışı kararlardı bunlar. O zamana kadar, Ekim Sosyalist Devrimi’ne yani işçi sınıfının iktidarına kadar hiçbir devlet “Ey evsizler, barınamayan işçiler; gidin ve zenginlerin boş evlerinde, odalarında kalın” dememişti.
Odaları paylaşmanın kulağa hâlâ oldukça yetersiz, hatta belki de saçma geldiğini biliyorum. Neden böyle bir politika izlendiğini anlamak için Bolşevikler iktidara geldiklerinde Rusya’da durumlar nasıldı, buna bir bakalım.
O dönemde Rusya’nın en gelişmiş şehri olan, o zamanki ismiyle Petrograd (Sovyetler Birliği zamanında Leningrad, şimdiki adıyla St. Petersburg), devrime giden yıllarda son derece ağır koşullara sahipti. Petrograd’da küçücük bir odayı birden fazla kişinin paylaşması olağandı. Hatta bir yatağın, gündüz vardiyasında ve gece vardiyasında çalışan iki işçi arasında paylaşılmasına dahi sık sık rastlanıyordu.
Avrupa’nın nüfus yoğunluğu bakımından en kalabalık şehri olan Petrograd’da yaşayan her on kişiden biri berbat bodrum katlarında yaşıyordu. İnsani ya da sağlıklı koşullardan söz edilemeyecek bu tabloyu özetlercesine bir deyiş türemişti: “ugol tutmak”. Ugol, köşe anlamına geliyor; yani o dönem Rusya’da ev değil, oda değil, odanın bir köşesi dahi kiralanıyordu.
Araya sıkıştırayım: O dönemin Rusya’sını, Petrograd’ını gerçekten anlamak için Dostoyevski’nin ünlü Suç ve Ceza romanını okumaktan daha iyisi yoktur.
İşte halk böyle bir durumdayken devrim gerçekleşiyor. Devrimin ilk aldığı kararlar arasına, evlerin kamulaştırılmasıyla birlikte, işçilere burjuvazinin işçilerden çaldıklarıyla sahip oldukları o geniş ve güzel evlerde kalma hakkı da giriyor. Bolşevikler elbette bunun nihai bir çözüm olmadığını biliyordu. Ancak bir anda herkese ev yapmak mümkün olmadığı için, ilk çözüm olarak mevcut evlerde bir grup sömürücü burjuva rahat rahat yaşarken işçilerin insanlık dışı koşullarda yaşama “ayrıcalığı” kaldırılmış oldu.
Bolşevik iktidarı ilerledikçe ise beklendiği üzere barınma sorununa son derece önem verildi ve dünyanın hiçbir yerinde erişilemeyen düzeyde bir barınma çözümü ortaya kondu.
En başta iktidarların bir “yapılacaklar listesi” olduğunu, bu listeyi tanılamak için iktidarların ilk yıllarında neler yaptığına bakmak gerektiğini; ama bu yapılanların neye hizmet ettiğine de dikkat edilmesi gerektiğini söylemiştim. Geçmişe baktığımız için Sovyetlerin, sosyalizmin barınma konusunda izlediği politikaların neye hizmet ettiğini görmek için, nasıl sonuçlar verdiğine bakma kolaylığına sahibiz.
Sosyalizmin barınma sorununa dair politikalarının sonucu ne oldu?
Eski Sovyetler Birliği ülkelerinde ya da daha geniş bakarsak eski sosyalist ülkelerde, 2026 yılı itibariyle dahi bir barınma sorunu yok demek abartı olmayacaktır. Veriler son derece çarpıcı; özellikle de Avrupa’da. Ev sahipliği oranında AB ortalaması %68 iken, herhangi bir eski sosyalist cumhuriyete baktığımızda bu orandan daha düşük bir oranla karşılaşmıyoruz. Aksine, bu ortalamayı yükseltenin eski sosyalist ülkeler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Örneğin Arnavutluk, Avrupa’da ev sahipliği oranında zirvede; oran %96. Yani neredeyse herkesin bir evi var. İnanması gerçekten güç.
Burada dikkat çekmek gereken bir nokta var: Eski sosyalist ülkeler, sosyalist dönemlerinde bu oranlara sahip değillerdi. O dönemlerde bu ülkelerde ev sahipliği oranı sıfırdı. Kimse bir eve sahip değildi. Çünkü işleyiş, bizim alışık olduğumuz kapitalist dünyaya hiç benzemiyordu. Evlerin tamamı kamu malıydı. Yönetim, eve ihtiyacı olan kişiye ya da aileye bir ev veriyordu. Hepsi bu. Maaşın yaklaşık %4’ü gibi sembolik bir kira karşılığında.
Bu nedenle sosyalist cumhuriyetlerde ev sahipliği oranı sıfırdı; çünkü insanlar evin sahibi değil, kullanım hakkının sahibiydi.
Ne ilginçtir ki medyada hâlâ “Sovyetlerde kimse ev sahibi değildi” propagandasını görebiliyoruz. Ne kadar acınası… Sosyalizm, herkese bir ev sağlamayı reddedilemez biçimde başardı; hem de yeterli, sağlıklı ve dayanıklı evler. Bugün hâlâ depremde yıkılmayacak kadar sağlam yapılar bunlar.
Diğer tarafta ise tablo hiç iç açıcı değil.
Bizim ülkemizin de dâhil olduğu kapitalist dünyada barınma sorunu hâlâ en ciddi sorunlardan biri olarak karşımızda duruyor. Bu durum yalnızca “geri kalmış” ülkelerle sınırlı değil. ABD’den İngiltere’ye kadar tüm “ileri” kapitalist ülkelerde milyonlarca insan insanlık dışı koşullarda yaşıyor ya da gelirinin neredeyse tamamını kiraya veriyor.
Ülkemizde durumu hepimiz biliyoruz. Asgari ücretle kira ödemek neredeyse imkânsız, emekli maaşıyla ise tamamen olanaksız. Kirayı ödeyip bir eve başımızı sokabildiğimizde de çoğu zaman ilk depremde mezarımız olabilecek bir evde yaşamayı “başarmış” oluyoruz. Depreme dayanıklı, demirinden çalınmamış, deniz kumu kullanılmamış bir evde oturmak büyük bir lüks. Ev sahipliği oranımız ise yaklaşık %50.
Kapitalist dünyanın geri kalanına bakalım. Başat kapitalist ülke olan ABD’de, konut meselesinin ne anlama geldiğini yakın zamanda ABD Başkanı Trump çok açık biçimde ifade etti. 29 Ocak’ta yaptığı konuşmada Trump şöyle dedi: “Ev sahibi olan insanların zenginliğini koruyacağız. Fiyatları yüksek tutacağız. Çok çalışmayan birinin ev satın alabilmesi için onların evlerinin değerini yok etmeyeceğiz.”
Bu sözler kapitalizm için evin ne anlama geldiğini net biçimde özetliyor. ABD’de evler tam anlamıyla bir yatırım aracına dönüşmüş durumda. Bazı bölgelerde evlerin yaklaşık %25’i şirketlerin elinde. Bu durum kira fiyatlarına doğrudan müdahale edebilmelerini sağlıyor.
Bir tarafta kiraları tek başına belirleyebilecek kadar eve sahip burjuvazi, diğer tarafta ise tamamen evsiz, sokakta yaşayan yüz binlerce insan var. Verilere göre 600 binin üzerinde insan gecelerini sokakta geçiriyor. Arkadaşlarının evinde, arabasında ya da geçici mekânlarda kalanlar da eklendiğinde bu sayı milyonlara ulaşıyor.
Kiracılara baktığımızda tablo yine karanlık: Kiracıların yarısından fazlası gelirinin üçte birini, dörtte biri ise en az yarısını kiraya veriyor. Trump’ın sözlerine dönersek, açıkça şunu söylüyor: Çalışanların barınma sorunu umurumda değil; zenginlerin servetini korumak önceliğim.
Bu durum yalnızca ABD’ye özgü değil. Birleşmiş Milletler’e göre dünyada yaklaşık 2 milyar insan, BM kriterlerine göre ideal konutlarda yaşamıyor. Yalnızca şehir merkezlerindeki, temel hizmetlerden yoksun gecekondu ve gettolarda yaşayanların sayısı 1,1 milyar civarında.
Hong Kong’daki “ayakkabı kutusu” evleri duymuş muydunuz? 2–3 metrekarelik bölmelerin konut olarak kiralandığı, tuvalet, banyo ve mutfağın onlarca kişiyle paylaşıldığı bu alanlarda en az 200 bin insan yaşıyor.
Londra’da bahçelerdeki barakalar, garajlar kiraya veriliyor. New York’ta bodrumlar ve çatı katları benzer biçimde bölünerek birden fazla kişiye kiralanıyor.
Dünyanın en zengin şehirlerinde yaşanan bu tablo, kapitalizmin bir tercih değil, bir kural olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Sovyetler Birliği’nde barınma sorununun yalnızca burjuvazinin evlerinin kamulaştırılmasıyla çözülmediğini söylemiştim. Asıl çözüm toplu konut projeleriyle geldi. Bir sonraki yazımda bunları anlatmayı düşünüyorum.
Peki sizce Londra, New York ve özellikle Hong Kong örnekleri, Ekim Devrimi öncesinde Rusya’da odaların köşelerinin kiraya verilmesini hatırlatmıyor mu?

