6 Şubat depremlerinin 3.yılını geride bıraktık. Hala deprem bölgelerinde düzelmeyi bekleyen ama asla düzeltil(e)meyen birçok problemle karşı karşıyayız. İçinde bulunduğumuz durum ve yaşadığımız olaylar salt beceriksizlik ya da iş bilmezlikle açıklanabilecek bir durum değil. Deprem sorunları; deprem öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşanılan olaylar sadece kişilerle mi ilgili yoksa ortada çok daha büyük sistemsel bir sıkıntı mı var? Bunu anlamak için bizden farklı bir sistemle, sosyalizmle yönetilmiş olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği geçen yüzyılda ne yapmış, Türkiye 2023 depremlerinde ne yapmış karşılaştırarak inceleyelim.
Deprem yaşanmadan önce iki ülkedeki durum:
2023 depremi yaşanmadan öncesindeki duruma bakacak olursak Türkiye’de 6 Şubat’a gelene kadar birçok deprem yaşandı. Bunlardan en önemlisi ülkemizde can kaybının en yüksek olduğu ikinci deprem olarak bildiğimiz Gölcük depremi. Bu deprem sonucunda 18 binin üstünde yurttaşımız hayatını kaybetti, 400-600’ü çocuk olmak üzere 5.840 vatandaşımız ise hala kayıp. Halkın o zamanki eleştirilerinden bazıları ise şunlardı: ‘Devlet nerede?, Yıkılan binalara Yapı Denetim nasıl onay verdi?, Kayıp çocuklar nerede?’ 27 yıl sonra hükümet değişmiş olsa bile sorulan sorularda pek bir değişikliğin olmadığını görüyoruz. 99 Depreminden sonra çözüm olarak Ecevit hükümeti, hasarın giderilmesi iddiasıyla geçici olarak deprem vergisi alınacağını duyurdu ve bu vergi gelecekte gerçekleşecek olan depremlerde yaşanacak maddi kayıpların karşılanması bahanesiyle kalıcı hale getirildi. Buna rağmen, şu an insanlar yukarıdaki sorularla beraber ‘Deprem vergileri nerede?’ sorusunu da sormakta (yaklaşık 85 Milyar TL). Normalde felaketin yaşanmaması için önceden önlem alınması gerekirken felaket yaşandıktan 20 küsur yıl sonra bile önlem alınmadan başka bir faciaya kapı aralanmış oldu. Kapitalizmin ikiyüzlülüğü burada başlıyor aslında, maalesef burada da sona ermeyecek. 6 Şubat’ta Hatay’ın birçok devlet ve özel hastanesi yıkılmış, Hatay Havalimanı hasar görmüş, deprem sırasında şehirde kritik olan ulaşım, sağlık, ilk yardım gibi hizmetler sağlanamamış, yardımların olması gerekenden çok daha geç bölgeye gelmesine sebebiyet vermişti. Bu durumun yaşanmasının nedenleri de deprem öncesine dayanıyor. Hala hükümsüz bir şekilde hapiste tutulan Can Atalay’ın hazırladığı Hatay Deprem Raporu’na göre, 2011 yılında Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin depreme karşı dayanıklılık ve güçlendirme projesi için ihale yapılıyor (yani tehlike o zamandan tespit edilmiş) ve eski başhekim beş kez yazılı şikayette bulunuyor buna rağmen hiçbir önlem alınmadığı ise malumunuz. Bunun sebebinin ise dönemin İl Sağlık Müdürü tarafından ‘Kapatırsak sıkıntı olur, burada esnaf var, siyasetçiler var’ cevabının verildiği olduğu iddia ediliyor. İskenderun Devlet Hastanesi’nin de aynı şekilde 11 yıldır depreme dayanıksız bina olduğu bilinmesine rağmen boşaltılmadığı rapora yansımış bulunmakta. Deprem sırasında bu hastanelerin yıkılmış olması, yatarak tedavi gören hastaların ve sağlık çalışanlarının birçoğunun ölümüne yol açtı. Hatay halkı bundan sebep deprem döneminde ve depremin üstünden 3 yıl geçmesine rağmen hala sağlık alanında bir sürü imkansızlıkla karşı karşıya kalmakta. Hatay Havalimanı ise Amik Gölü kurutulup üstüne inşa edilmiş. Zeminin yumuşak ve fay hattına yakın olduğu bilinmesine rağmen maliyet düşüklüğünden ötürü bu alan tercih edilmiş. Bunun sonucunda bir de insanlar, ulaşımda birçok aksama ve bölgeye gelen yardımların gecikmesi ile mücadele etmiş oldu. Oy toplamak için verilen imar afları, dönen rüşvetleri de verdiğim örneklere eklemek gerekecek tabii ki. Çünkü havalimanı ve havalimanı gibi birçok binanın zemini, birtakım sözde ‘testlerden’ geçmiş ve onay verilmiş topraklar. Daha sadece deprem öncesindeki durumu konuşmamıza rağmen, kapitalist sistemde bazı şeyler gözle görülür vaziyette. Eğer siz bu düzende yaşıyorsanız ve %1’lik kesim içinde değilseniz sizin, ailenizin, arkadaşlarınızın, evinizin, yaşadığınız toprakların hiçbir kıymeti yok. Bu düzende, o %1 dediğim kısmın aklında olan tek şey servetlerine servet katmak, kendilerine yatlar katlar almak. Bunun için kimlerin öldüğü, ölmeyip de yaşayanların hayatları ve hangi toprakların satıldığı umurlarında bile değil.
Sovyetler Birliği bu konuyu nasıl ele almış şimdi de ona bakalım. Ekim Devrimi olduktan sonra Rus Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin, 3.Tüm Rusya İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri Kongresi’nde aldıkları kararlardan bazıları şunlar:
1. Toprakların toplumsallaştırılması amacıyla, toprak üzerindeki tüm özel mülkiyet kaldırılır ve tüm topraklar ulusal mülk ilan edilerek, eski sahiplerine herhangi bir tazminat ödenmeksizin, her birinin toprağı işleme yeteneği ölçüsünde çiftçiler arasında paylaştırılır.
2. Tüm ormanlar, yeryüzünün hazineleri ve kamu yararına olan sular, canlı veya cansız tüm araçlar, örnek çiftlikler ve tarım işletmeleri ulusal mülk ilan edilmiştir.
SSCB kurulduktan sonraki dönemde birçok kez anayasa değişmiştir fakat en uzun süre yürürlükte kalan 1936 Anayasası’nda da (Stalin Anayasası) yukarıda saydığım maddeler korunmaya devam etmiştir:
MADDE 1: SSCB işçi ve köylülerin sosyalist devletidir.
MADDE 3: SSCB’de tüm iktidar, İşçi Halk Temsilcileri Sovyetleri tarafından temsil edilen şehir ve kırsal kesimdeki çalışan halka aittir.
MADDE 6: Toprak, doğal kaynakları, suları, ormanları, değirmenleri, fabrikaları, madenleri, demiryolu, su ve hava taşımacılığı, bankaları, posta, telgraf ve telefon hatları, büyük devlet işletmeleri (devlet çiftlikleri, makine ve traktör istasyonları vb.) ile belediye işletmeleri ve şehirlerdeki ve sanayi bölgelerindeki konutların büyük çoğunluğu devlet malıdır, yani tüm halka aittir.
MADDE 10: Vatandaşların çalışma gelirleri ve birikimleri, konutları ve hane halkı ekonomisine ait malları, ev eşyaları ve kişisel kullanım ve kolaylık sağlayan eşyaları üzerinde kişisel mülkiyet hakları ile vatandaşların kişisel mallarının miras yoluyla edinilmesi hakkı kanunla korunmaktadır.
Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin deprem öncesi durumunu karşılaştırdığımızda SSCB kurulmadan öncesinde bile vatandaşların birtakım haklarının korunduğunu görüyoruz. Yani önlem daha devlet kurulurken alınmış durumda. Yukarıdaki maddeleri değerlendirecek olursak ‘Devlet ve iktidar, işçi ve köylü halkındır’ ifadesi devletin o ülkenin insanları için çalıştığının, onlar için var olduğunun en büyük göstergesi. Ormanların, sulak arazilerin ve demir yolu, kara yolu, sanayi bölgelerindeki konutların halka ait olması ne demek biliyor musunuz? Birileri sırf daha ucuza mal edip daha çok para kazansın diye göl kurutup üstüne havalimanı inşa edememesi demek. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kalkması fakat kişisel mülkiyet hakkının korunması ise, evlerimizin devlet kontrolüyle, devletin kendisinin yapması, müteahhitlerin insafına bırakmaması, herhangi bir bireyin diğer bireylerin hakkını gasp ederek zenginleşme fırsatı olamayacağı için malzemeden çalmaması, araya torpil sokup oturulmaması gereken binaları kendi cebi dolsun diye satıp kiraya vermemesi, evdeki eşyalarında bireyin kendine ait kişisel mülkü olması anlamını taşıyor. Herkesin kullanacağı önemli yapılarda halk oldukça söz sahibi görünüyor.
Deprem sürecinde Türkiye ve SSCB neler yaptı?
Geldik 2023 depremlerinde Türkiye’de yaşanılanlara. Burada en çok hatırladığımız olaylar devletin 3 gün boyunca yardıma gelmemesiydi. Hatay’da şehir kapkaranlık kalmıştı. İnsanlar enkaz altındaki yakınlarını demir kesme makası bulamadığı için çıplak elleriyle çıkarmaya çalışmıştı. İnsanların bin bir güçlükle topladığı yardım tırlarının önleri kesilmiş, havalimanı ve hastaneler çöktüğü için ekiplerin ulaşması bir hayli zorlaşmış, sağlık çalışanlarının önemli bir kısmı enkaz altında kaldığı ve muayenehaneler yıkıldığı için yaralı insanlara da müdahale güçleşmişti. Yurt dışından gelen ekiplerin bazıları arama-kurtarma sürecinde yapılan bilim dışı müdahalelere dayanamayıp ülkeyi terk etmişlerdi.(Depremden birkaç gün sonra göçük altındaki insanların yaşama ihtimalinin olduğu bir süreçte iş makineleriyle enkazlara girilmesi) İnsanlar günlerce o kışın soğuğunda dışarıda kalırken, Kızılay fırsattan istifade çadır satmayı tercih etmişti. (3.yıl dönümünde bile Kızılay şube başkanı belki de satılmalıydı diye bu durumu savunma yüzsüzlüğünü gösterebildi.) Şansı olan arabasında kalırken, arabası enkaz altında kalan ya da hiç arabası olmayan insanlar günlerce o soğukta beklemişlerdi. Halk tek başına, çıplak elle enkazdan birilerini kurtarmaya çalışırken askerler kışlalarında bekletilmişti. Bunlar sadece ilk akla gelen örnekler. İnsanlar bir gece büyük bir sarsıntıyla uyanırken halk, başkalarının para kazanma hırsı yüzünden tam anlamıyla yıllar sürecek bir facia yaşamış, göz göre göre ölüme terk edilmiş ve etkisi yıllar sürecek travmalarla mücadele etmek durumunda kalmıştı. Kapitalist sistem, deprem sırasında bile acımasızlığını bir kenara bırakmıyor gördüğümüz gibi. Kapitalizmin egemenleri insanların acısından, çaresizliğinden ve bu duruma sessiz kalmayan diğer insanların yardım seferberliğinden yararlanarak yine cebini doldurmayı başardı.
Peki Sovyetler Birliği’nde büyük bir deprem yaşandığında devlet ne yapıyordu? Sovyetler Birliği tarihi boyunca birçok kez 7 üstü şiddetinde depremle karşılaşmış bir ülke. İlk olarak 1948 Aşkabat depreminden başlamak daha iyi olacaktır. 2.Dünya Savaşı bitiminden sadece 3 yıl sonra 7.3 şiddetinde olan bu deprem o zaman birçok can kaybına sebep olmuştu. Bunun nedenleri arasında, Çarlık Rusya döneminden Stalin dönemine kadar inşa edilen binaların kalitesinde değişim gösterilmiş olsa bile ülkenin savaştan yeni çıkmasından kaynaklı evlerini kaybeden insanlara hızlı bir şekilde ev yapılması ve siyasi olarak savaş-iç savaş-iç savaş-savaş döngüsünden yeni çıkması sebebiyle sağlam konutlar konusunda eksik kalındığı bilinmekte. Fakat bu depremi anlatma sebebim 2023 benzeri bir yıkım olduğu ve 1948 yılında, savaştan yeni çıkmış olmasına rağmen sosyalist bir devletin nasıl aksiyon aldığıdır. İlk olarak depremden kısa bir süre sonra askeri birliklerden bir asker, telsiz operatöründen acil durum çağrısı yapıp Taşkent’e mesaj göndermiştir. Depremden yalnızca 2 saat sonra Taşkent’te görevli komutanlardan biri merkez Moskova’ya haberi iletmişti. Sabah Türkmenistan Komünist Partisi cumhuriyet komisyonu kurmuş, komşu garnizonlardan askeri birlikler çağrılarak şehre 4 tümen sevk edilmiş ve askeri fırınlardan ekmek yüklü kamyonlar şehir içinde dolaşmaya başlamıştı. Çoğu araç da garajlarda saklandığı için hasar almamış ve ilaç teslimatı kolaylaşabilmişti. Temel ihtiyaç ve altyapı restorasyonu ise Sovyet Ordusu yani Kızıl Ordu tarafından sağlanmış, şehir yeniden inşa edilmişti. (Yani depremin ilk saatlerinden, sonuçların giderilmesine kadar sahada askerler vardı). Bu depremden sadece 4 yıl sonra, 1952’de, Kamçatka’nın Severo-Kurilsk bölgesinde 9.0 şiddetinde bugün hala Dünya’nın en büyük 5.depremi olarak bilinen deprem gerçekleşti. (Bu depremden bahsetme sebebimi de yazının ilerleyen bölümlerinde daha net anlayacaksınız.) Bu olayın arkasından ise, Rusya’da kaydedilen en ölümcül ve en yıkıcı tsunami meydana gelmişti. Bu deprem ve tsunami sonucunda kasaba daha yüksek bir yere baştan inşa edilmiş ve halka geçici konaklama sağlanmıştı. Gelelim 1966 Taşkent Depremi’ne. Taşkent depremi 5.2 şiddetinde olmasına rağmen, depremin derinliğinin az olması ve şehir merkezinde gerçekleşmesi sebebiyle şehrin %80’i yıkılmıştı. Burada da yeniden inşa sürecine gidilmiş, halka geçici konaklama sağlanmıştı. En son örnek ise 2025 Kamçatka Depremi, 8.8 şiddetinde meydana gelmişti. Yine Kamçatka, yine 8.8. Ama bu sefer ne oldu biliyor musunuz? Can kaybı 0’dı. Üstelik binalar da Sovyetler Dönemi’nde yapılmıştı.
Deprem sonrası barınma problemi:
Son olarak depremden sonraki süreçte her iki ülkede yaşanılanlara değinelim. Bu zamana kadar anlatılanlar bile neyin ne olduğunu görmemiz için yeterliyken, asıl sorun maalesef depremden sonra yaşanılanlarda. Hem de depremzedelerin ‘Ölen kurtuldu’ diyebileceği kadar büyük sorunlar bunlar. Yazıyı fazla uzatmamak adına depremzedelerin en büyük problemlerini özet halinde sıralamak gerekirse, bunlardan ilki kesinlikle barınma sorunudur. 2026’da açıklanan resmi rakamlarla 360 bin 455 kişi hala konteynerlerde yaşıyor. Konteynerde kalanların %43,5’i Hatay’da. Enkazın %97’si kaldırılmış olsa bile şehir adeta belirsizlik içinde. Devlet TOKİ yaptığını söyleyip insanları konteynerlerden tahliye etmeye çalışıyor ve çıkın tebligatları yolluyor. Kurumlar ise birbirinden habersiz olduğu için orada yaşayan yurttaşlar da ne yapacaklarını şaşırmış vaziyetteler. Bazı konteyner kentte yaşayan insanlar ‘Elektriğini, suyunu keseriz’ diye tehdit edildiklerini vurguluyor. Yapılan TOKİ’ler ise işin başka çarpıcı yanı. Kura çekiminin ne kadar adaletli olduğunu kimse bilmiyor. Adıyaman’da geçtiğimiz senelerde Menzil tarikatına mensup şeyhlere ve akrabalarına, milyonluk araçlara binmelerine rağmen TOKİ çıktığı haberini okumuştuk. Yine Can Atalay’ın deprem raporuna göre, kura çekiminde vatandaşlara TOKİ çıktığında bile henüz tamamlanmamış binaların adres gösterildiğini okuyoruz. Yani vatandaşlara hem konteynerden çıkın size ev verdik diyorlar, hem de inşaat halindeki binalara taşınmalarını istiyorlar. TOKİ’lerin başka bir yanı ise bazılarının şehir merkezinden çok uzakta, tepede olması. Hatay’da Cebike tarafına yapılan TOKİ’lere hiç kimse oturmak istemiyor, çoğu insan kendi oturduğu evin şehir merkezine daha yakın olduğunu, buranın değeriyle yıkılan evinin değerinin aynı olmadığını, ulaşım ve servisin çok alt düzeyde kaldığını ve asıl evlerinin ne zaman biteceğini hiçbir şekilde bilmediklerini belirtiyorlar. Ayrıca TOKİ teslim alanların beyanları da korkutur vaziyette. Elektrik tesisatı kaynaklı boş prizden çıkan yangınlar, sıcak su, soğuk su, doğalgaz kesintilerinin olması, pencerelerden yağmur suyunun içeri akması işin haberlere yansıyan kısmı. Vatandaşlar konteynerlerde, su ve sel baskını ile karşılaşıyorken, bu sıkıntı TOKİ’lere taşındıklarında da peşlerini bırakmıyor. Yapılan evlerin çok kalitesiz olduğu, eve girenin mutlaka üstüne tadilat yaptığını anlatan vatandaşlar da söz konusu. Ne yazık ki elektrik, su, doğalgaz kesintileri sadece TOKİ’lerde değil, tüm şehirde yaşanılan bir altyapı problemi. Özellikle internet altyapısı fazlasıyla kötü vaziyette. Elektrik kesintisi yağmur yağmadığında bile yaşanır duruma geldi. (Ben bu yazıyı yazarken bile elektrik kesilip durdu, internet ise hala çok kötü durumda) Mühendisler ve şehir plancıları, birçok bilim dışı uygulamayla ilgili kaygılarını paylaşıyorlar. Zemin sıvılaşması ihtimali yüksek olan yerlere konut yapma baskısı, zemin etütlerinin gözden kaçırılması, imalat kusurları ve denetim zafiyeti bu kaygılardan bazıları. Haberlere TOKİ konutlarının döküldüğü ve sıva çatlağı yaşayıp demirlerin açığa çıktığı görüntüler yansımakta. TOKİ’nin 90 metrekarelik daireleri için öngörülen fiyat 6,75 milyon TL. Üstelik sadece bununla bitmiyor, depremde eviniz hasarsız ya da az hasarlıysa bile, ayakta olan evinizi, geçiminizi sağladığınız tarlayı ve zeytinliklerinizi kaybedebiliyorsunuz. Devlet sizi evinizden zorla çıkartıp ‘Burası rezerv alan, artık burası benim’ diyebiliyor. Siz de başınızın çaresine bakmak zorunda bırakılıyorsunuz. Size vadettikleri tek şey eşit büyüklükte bir konut, o da ne zamana olur bilinmez. Rezerv alan ilan edilen yerlere bir örnek vermek gerekirse Hatay İskenerun’daki Numune Mahallesi, depremden az etkilenen bir bölge olmasına rağmen rezerv alan ilan edildi. Numune Mahallesi’de AVM, Devlet ve Özel hastanelere yakın olmasıyla bilinen bir mahalle.
Bu noktada Sovyetler Birliği’ne dönüp bir bakmak gerekecek tekrardan. Öncelikle Sovyetler Birliği, deprem riski yüksek olan bölgelere sismoloji istasyon ağı kurmakla başladı. 1920’lerde oluşturulan İnşaat Normları ve Kuralları (SNİP) uygulandı. Bu kurallara göre ülke deprem riskine bağlı olarak bölgelere ayrıldı. 7 üstü depremler meydana gelebilecek bölgelerde özel önlemler zorunlu hale getirildi, 9 şiddeti depremlerin meydana gelebileceği yerlerde ise önlem en üst seviyeye çekildi. Fakat yazının başlarında bahsettiğim gibi 2.Dünya Savaşı’ndan sonra halkın barınma ihtiyacı giderilsin diye hızlı bir şekilde panel binalar yapıldı. Deprem tahmin çalışmaları yapıldıktan sonra bu bölgelerde düzeltmeye gidildi. Sovyetler Birliği’nde yıkılan çoğu evin Çarlık Rusya’dan kalma kerpiç evler olduğu bilinenler arasındaydı (1948 Aşkabat- 1966 Taşkent). 1966 Taşkent depremi yaşandıktan 4 yıl sonra ise devlet 100.000 depreme dayanıklı yeni konut yapıp 300.000 kişi konutlandırdı. Aynı yıl içinde de o bölgeye Sismoloji Enstitüsü kurdu. Yapılan betonarme binalarsa Sovyet mimarisini yansıtıyordu. Şehir yeni baştan inşa edildi yani. Hem de özel deprem yönetmeliklerine uygun, 9 şiddetine dayanacak şekilde. Bunun kanıtını bugün 2025 Kamçatka Depremi sonrası görmemiz mümkün. SSCB’nin dağılmasından yıllar sonra bile, 8.8 şiddetinde bir depremde hiçbir bina yıkılmadı ve can kaybı yaşanmadı. Bunların hepsi devlet bütçeleriyle yapıldı ve 1936 Anayasası’nda geçen maddelere göre;
MADDE 7: Kolektif çiftlikler ve kooperatif örgütlerindeki kamu işletmeleri, hayvanları ve aletleri, kolektif çiftliklerin ve kooperatif örgütlerinin ürünleri ve ortak binaları, kolektif çiftliklerin ve kooperatif örgütlerinin ortak, sosyalist mülkiyetini oluşturur.
Kamu kaynaklarından elde ettiği temel gelire ek olarak, kolektif çiftlik işletmesindeki her hane, kişisel kullanımı için konuta bitişik küçük bir arazi parçasına ve bu arazi üzerinde bir yan kuruluşa, bir eve, büyükbaş hayvanlara, kümes hayvanlarına ve küçük tarım aletlerine sahip olur; bu haklar tarım kanununa uygun olarak verilir.
MADDE 8: Kolektif çiftliklerin işgal ettiği arazi, onlara ücretsiz ve süresiz olarak, yani ebediyen, kullanımları için güvence altına alınmıştır.
Özel mülkiyetin kaldırılmasından sonra bütün evler ve araziler halkın malı olduğu için, Sovyet halkının oturduğu evlerden hane gelirinin %5’ini geçmeyecek bir biçimde (yaklaşık 1.5-2 ruble) para alınıyor ve elektrik, su gibi hizmetlerin de çok düşük maliyetli olduğu biliniyordu. Rezerv alan ilan etme durumu da yoktu çünkü zaten her şey devlet elindeydi. Tarlaları, çiftlikleri işleyebilsinler diye halka vermişlerdi ve kullanımları güvence altındaydı. Devlet, sadece depremden sonra orada yaşamaya devam eden insanlara konut sağlamakla yükümlü değildi, aynı zamanda 1948 depreminde (Stalin Dönemi) zorunlu göç eden, çalışabilir durumdaki insanlar farklı bölgelere yerleştiriliyor, barınma ve temel ihtiyaçları karşılanıyordu. (2023 depremlerinde bir sürü insan kişisel imkanları doğrultusunda bütün ihtiyaçlarını kendi kesesinden karşılayarak göç edebilmiş, imkanı olmayansa yıkımın arasında yaşamaya devam etmek zorunda kalmıştı). Ayrıca merkezi bir sistem işlediği için, hızlı aksiyon alınabiliyordu ve kurumlardaki insanların birbirinden haberi oluyordu, şu an Hatay’da yaşanılan gibi kurumlar birbirlerini yalanlamıyordu.
Deprem sonrası sağlık problemi:
Yazının başında konuştuğumuz gibi, 2023 depremlerinde hastaneler yıkıldığı için insanların sağlık hizmeti alması güçleşmişti. Bu sorun depremin üstünden 3 yıl geçmesine rağmen hala devam ediyor. Hatay İskenderun’da yıkılan, merkezi yerde bulunan SSK hastanesinin yerine, şehir merkezinden çok uzakta, 2 dolmuş değiştirerek gidebileceğiniz şehrin tepesinde, yine Cebike bölgesine TOKİ (EK BİNA) Hastanesi yapıldı. Yetişkin acil, şehir içindeki hastanede olmasına rağmen çocuk acil maalesef Cebike’deki hastanede. Ulaşım arabayla bile kolay değil ve birçok insanın gece kaybolabileceği, kaza yapabileceği yolları var. Çocuğunuz mesai saatleri dışında hastalandığında, ulaşım sıkıntısından dolayı özel hastaneye götürmek durumunda kalıyorsunuz. Bununla da bitmiyor, kötü olan sadece sağlık hizmeti değil, sağlığın ta kendisi! İskenderun geçtiğimiz senelerde Türkiye’nin en kirli havasına sahip ilçesi seçildi. Antakya ise tamamen şantiyeye dönmüş durumda, her yer toz içinde. Arabaların üstü çamur, yıkılan ve yapılan inşaatlardan, kaldırılan enkazların rüzgar yönü hesaplanmadan yanlış yere konumlandırılmasından ve Demir-Çelik şantiyelerinden ötürü insanlar senelerdir olağanüstü bir hava kirliliği ile mücadele ediyor. Hatay Tabip Odası’nın 2013 verilerine göre; Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği yıllık ortalama partikül sınırı 20 mikrogramken, Antakya ve İskenderun’da bu oran 64 ve 67 mikrogram olarak ölçülmüştü. Deprem olmadan 10 yıl öncesinde yapılan bir değerlendirmede bu kadar büyük bir fark varken şimdi açığa çıkan sonuçlar oldukça korkutucu. Hatay’da bu dönemde üst solunum yolu hastalıklarının %40-47 arasında arttığı gözlemlendi. Hava kirliliğinin günlük ölçümleri de DSÖ’nün günlük ortalama sınırının yaklaşık 3 katı durumda. Gelecekte ise yıkımın gerçekleştiği onlarca ilimizde, başta kanser, akciğer ve kalp olmak üzere hava kirliliğinden kaynaklı hastalıkların artacağı öngörülüyor.
Sovyetler Birliği’nde ise 1952 Severo-Kurilsk örneğinde olduğu gibi, eğer o bölge yaşanmayacak bir haldeyse ve zemini risk taşıyacak bir alandaysa, yerleşim yeri kaydırılır ya da zorunlu göç (1948) sağlanırdı. Bunun gibi kararlar bilime dayalı görüşlerle, somut çalışmalarla, düşünülerek ve planlanarak, ekonomik güvence sağlanarak alınırdı.
Deprem sonrası kayıplar, kadınların yaşamı ve çocukların eğitim durumu:
Son konumuz ise, depremde kaybolan insanlar ve eğitim. Sovyetler 1936 Anayasası’nda ne diyor bakalım:
MADDE 121:SSCB vatandaşlarının eğitim hakkı vardır.
Bu hak, evrensel, zorunlu ilköğretimle; yükseköğretim de dahil olmak üzere eğitimin ücretsiz olmasıyla; üniversite ve kolejlerdeki öğrencilerin büyük çoğunluğuna devlet bursu sağlanmasıyla; okullarda eğitimin anadilinde verilmesiyle ve fabrikalarda, devlet çiftliklerinde, makine ve traktör istasyonlarında ve kolektif çiftliklerde çalışanlar için ücretsiz mesleki, teknik ve tarımsal eğitim düzenlenmesiyle güvence altına alınmaktadır.
MADDE 122: SSCB’de kadınlara ekonomik, devlet, kültürel, sosyal ve siyasi hayatın tüm alanlarında erkeklerle eşit haklar tanınmıştır.
Kadınların bu haklarını kullanabilmeleri, erkeklerle eşit çalışma hakkı, çalışma karşılığı ücret, dinlenme ve boş zaman, sosyal güvenlik ve eğitim hakkı, anne ve çocuğun menfaatlerinin devlet tarafından korunması, tam ücretli doğum öncesi ve doğum sonrası izin ve geniş bir doğum evi, kreş ve anaokulu ağı sağlanması yoluyla güvence altına alınmaktadır.
MADDE 124: Vatandaşlara vicdan özgürlüğünü güvence altına almak için, SSCB’de kilise devletten, okul da kiliseden ayrılmıştır. Tüm vatandaşlar için dini ibadet özgürlüğü ve din karşıtı propaganda özgürlüğü tanınmıştır.
SSCB’de görüldüğü gibi vatandaşların eğitim hakkı korunmuş, kadınlara da eşit şekilde eğitim hakkı tanınmış ve dini eğitim ortadan kaldırılmış, deprem dönemlerinde ise yetim kalan çocuklar yetimhanelere alınarak tüm ihtiyaçları karşılanmıştır. Deprem bölgelerindeki okullar, genellikle 2-3 katlı olacak şekilde inşaat normları uygulanarak yapılmıştır. Sovyetler Birliği’nde eğitim çok önemli olduğu için yıkılan okul varsa bile, prefabrik binalar yapılmış, sağlam kalan kamu binalarında vardiyalı eğitime geçilmiş ve merkezi bir sistemle geçici eğitim takvimi düzenlenmiş, öğretmenler başka şehirlerden bu bölgedeki okullara yönlendirilmiştir. (1988 Ermenistan Depremi) Hamile ve yeni doğum yapan kadınlar öncelikli olarak tahliye listesine alınmış, çocuklu anneler için öncelikli barınma, kreş ve çocuk bakım alanları yapılmış, ayrı hijyen alanları oluşturulmuştur. Yine afet sonrası kadınlara ücretli izin verildiği, çocuk bakım yükümlülüğü olan annelere esneklik sağlandığı bilinenler arasında. Travma ile ilgili çalışmalar o dönem fazla gelişmiş olmasa da, kadınların da dahil olduğu; okullarda ve işyerlerinde kolektif toplantılar, parti ve sendika örgütlenmesi aracılığıyla sosyal destek gibi modeller uygulanmıştır.
2023 Kahramanmaraş depremlerinde ise durum epey farklı. Hala birçok çocuk, okul binası yerine konteynere gidiyor. Elektrik, su ve ısınma sıkıntısı yaşamaya okulda da devam ediyor. Bu çocuklar sağlık ve beslenme sıkıntısı çekiyor, ücretsiz okul yemeği herkese sağlanmıyor. Bazı okul binalarını 3 yıl geçmesine rağmen Emniyet Müdürlüğü ve Kaymakamlık kullanmaya devam ediyor. (Sovyetler Birliği’nde bu durum tam tersiydi.) Okullarda yeteri kadar personel bulunmuyor, öğrenciler bu kadar travmatik olayla baş başa kalmışken Psikolojik Danışman ve Rehber öğretmen sayısı ihtiyaca göre oldukça az kalıyor. (Deprem sürecinde ise Manevi Danışmanlık ofisleri açılmıştı.) Özellikle kadınlar; iş kaybı, konteynerlerde güvenlik sorunları, sağlık hizmetlerine erişememe ve çocuk bakma yükleri nedeni ile yeterince sosyalleşememe gibi durumlardan kaynaklı ciddi eşitsizliklerle boğuşuyor.
Depremde kaybolan insanlar ise halkımızın 1999’dan beri kanayan bir yarası. Bugün 99 depreminde kaybolan 400-600 sayıdaki çocuğun fuhuş adasına götürülüp, bu kapitalist düzeni savunan ve onun temsilcisi haline gelen sermayedarlara pazarlanma ihtimalini bile konuşuyor hale gelmiş bulunmaktayız. 24 yıl sonra 2023’e geldiğimizde de durum değişmiş değil, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, kayıp çocuk yok açıklaması yaptıktan sonra 20 depremzede çocuğun İHH’ye ait bir villaya yerleştirildiği ortaya çıkmıştı. 2023 depremlerinde kayıp sayısı hala tam olarak bilinmiyor ve meclisteki araştırılsın önergeleri reddediliyor.
Deprem öncesi, deprem sırası ve deprem sonrasına baktığımızda Kapitalist düzenin ve Sosyalist düzenin arasında ne kadar büyük farkların olduğunu görmekteyiz. Bir taraf insanlığı, halkı, insan olmanın önemini, değerini ve kolektif çalışmayı dert edinen bir sistemken, öteki taraf ise tek ama tek derdi para olan ve başkalarının emeğinden, acısından, çaresizliğinden beslenen, insanları sömüren, haklarını gasp eden,bizlerden çalınanlarla kendilerine güzel bir hayat kurma çabasında olan, bununla övünen bir grup insanın rahat yaşam sürdüğü bir sistemdir.
Şimdi size soruyorum deprem mi öldürür yoksa kapitalizm mi?

