Umut Kuruç
Laiklik sözcüğünün kökenine bakarsak Yunanca halksal anlamına gelen laikos, halk anlamına gelen laos kelimelerinden türediğini görüyoruz. Latincesi laicus’tur. Halka ait/halksal, ruhban olmayan demektir.
Bu yazının konusu olan laiklik 1789’la birlikte uzun yıllar sürecek olan mücadeleler sonucu insanlığın kazanımı haline gelmiştir. Laikleşme, basit bir din/kilise karşıtlığından değil, feodal düzenin ve monarşi ile onun ikna aracı olan ve siyasi, ekonomik, toplumsal olarak büyük bir gücü elinde bulunduran ruhban sınıfının temsil edildiği kilise karşıtlığından yükselir.
Rönesans ve onu takip eden Aydınlanma birikiminin üzerine 18. yüzyıl İngiltere’sinde işçi sınıfının tarih sahnesine çıkmasına zemin oluşturan sanayi devrimi yaklaşırken, Fransa’da da Avrupa başta olmak üzere bütün dünyayı sarsacak olan büyük bir siyasi devrim gerçekleşecektir. Her ikisi de insanlığın ileri sıçrayışında büyük tarihsel süreçlerdir. İlki işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışıdır, ikincisi “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganını insanlığın hafızasına kazımasıdır.
[arm_restrict_content plan=”3,2,” type=”show”]
İktidar daha önce tanrının yeryüzündeki temsilcisi kral ve kiliseden halk kesimlerine geçer. O zamana kadar mülkiyetin, dolayısıyla iktidarın kaynağı ilahidir, mutlaktır. Eşitsizlikler de bu ilahi yasaya tabidir. Bunların hiç biri sorgulanamaz. Dinin işlevi bu mutlaklığa kitleleri ikna etmektir. İkna ettiği ölçüde siyasi, ekonomik ve toplumsal gücünü büyütür.
Hristiyanlıkla İslam dünyası arasındaki farklardan dem vurulabilir bu noktada. Ancak, benzerlik, ruhban sınıfı ile İslam coğrafyasındaki ulemanın işlevinde açıkça görülür. Toplumu mutlak olana, eşitsizliklere ve dini kurallara ikna etmek yöneten toplamın önemli bir bileşeni olan ulemanın görevidir.
“Hıristiyanlıkta ‘üniversite’ler, İslam’da da ‘medrese’ler yüzyıllar boyunca eğitimde bu ruhban zümresinin aracı oldular. Yeri gelmişken burada şunu da ekleyelim: Antik uygarlıklarda “üniversite” gibi bir kurum yoktu; üniversiteler Ortaçağ’da ruhban sınıfının yüksek eğitim aracı olarak ortaya çıktılar. İslam’da ise bu misyonu hukuk, kelam ve tefsir dersleri veren, yargıya hâkim olan ve sosyolojik olarak da bir “ruhban zümresi” oluşturan “ulema” yerine getiriyordu. Bu zümre ‘Ahlakname’, ‘Nasihatname’, ‘Pendname’, ‘Siyasetname’ gibi başlıklar taşıyan eserlerle de medreseli öğrencilere (‘suhte’ler) yaşamın her yönünü kapsayan bir öğreti aşılıyordu. Medreselerin ulaşamadığı yerlerde ise aynı işlevi tekke ve tarikatlar üstlenmişti. Bu alanda da şeyhler, mürşitler ve tarikat liderleri hüküm sürüyordu.”
Böylece Türkiye topraklarına geldiğimizde aydınlanma sürecini içine alan Tanzimat, I. ve II. Meşrutiyet dönemlerine girmeden, Cumhuriyet’e bakacak olursak, modern kapitalist ulus devlet kuruluş sürecinin temelini oluşturarak laikliğin kurucu norm olmasına ilişkin birkaç tarihsel karardan bahsetmek gerekir. 1922, 1923, 1924, 1925 tarihleri Saltanatın kaldırılmasını takiben Cumhuriyet’in kuruluşu, Hilafetin kaldırılması, Şer‘iyye ve Evkaf Vekâletinin (Şeyhülislamlık) kapatılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Tevhidi Tedrisat Kanunu (Eğitimin birleştirilmesi)… Bu adımlarla dinin toplumsal yaşam ile siyaset ve eğitimdeki gücü dağıtılır, din kurumunun, tarikat ve cemaatlerin vakıflar üzerinden edindiği ekonomik güce el konulur.
Elbette devrimler karşı devrim süreçleriyle karşılanacaktır. 1940’ların ikinci yarısından itibaren Toprak Reformu yeni palazlanan modern sermaye sınıfı ile büyük toprak sahiplerinin itirazıyla karşılaşarak likide edilir. Toprak Reformu’na eşlik eden Köy Enstitüleri de bu süreçten nasibini alır, önce içi boşaltılır, 1950 ile birlikte tamamen kapatılır. Karşı devrim sürecidir ve 1980’lerle birlikte yeniden hortlayacak, 2000’lerle birlikte ise rejimi değiştirecek güce kavuşacaktır.
Kapitalizm tarihsel gelişim süreci içerisinde dinci gerici, ataerkil/cinsiyetçi, ırkçı, milliyetçi vb. ideolojileri kendi bünyesinde bir biçimde yeniden üreterek sürdürür. Bu ideolojileri kurumsal bütünlüğü içerisinde belirlerken özellikle üretim ve birikim rejiminin yeniden yapılandırıldığı süreçlerde ve kriz dönemlerinde yeniden üretir. Burada belirleyici olan kapitalizmin bütün kurumlarıyla bütünlüklü işleyişidir ve temelinde emek-sermaye çelişkisi ile sömürü ilişkileri vardır.
Dolayısıyla, burjuvazi devrimci dönemleri takiben kaçınılmaz olarak gericileşerek emekçi kitlelerin akıl ve bilimle dünyayı ve yaşamlarını anlamalarını, koşullarını ve yaşamlarını değiştirme iradesini engellemeyi hedefler. Burada laiklik din ve devlet işlerinin ayrılmasına indirgenerek, siyasetten ve toplumsal yaşamdan geri çekilir.
Ülkemizde 1980’lerle birlikte sermayenin yeni birikim rejimine emekçi sınıfları ikna etmek üzere siyasette Türk-İslam sentezi ana eksendir. Kamu hizmetlerinin ve kamu varlıklarının piyasaya devrine, işçi sınıfının örgütlenmesinin dağıtılmasına, güvencesiz istihdama, hak gasplarına emekçileri ikna etmek için en başta laikliğin siyasetten ve toplumsal yaşamdan tasfiye edilmesi gereklidir. 1961 Anayasası ile kazanılmış olan irade dağıtılmalıdır. 12 Eylül cunta dönemi Türkiye’de o tarihe kadar açılmış olan Kur’an kurslarının kat be kat fazlasının açıldığı dönemdir. Cuntanın başı mitinglere Kur’an ile çıkar. Ayetlerle konuşur. Eğitimde dincileşme politikalarına toplumsal yaşamda tarikat ve cemaatlerin güç kazanması eşlik eder.
1991 yılında eski TCK’nın, Anayasa’daki laiklik ilkesini koruyan, tarikatların ve cemaatlerin örgütlenmelerini kısıtlayan 163. maddesi dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal eliyle kaldırılır. Yıllar sonra zamanın AKP’li Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç:
”TCK’da meşhur bir 163. madde vardı. Allah rahmet etsin, Turgut Özal 1991 yılında bu maddeyi TCK’dan çıkardı. Ceza kanunundan çıkarılana kadar bir giyotin gibi çalıştı, zulmetti, şikâyet ettirdi, sıkıntı verdi’‘ diyecektir.
AKP’nin son golü atması için el birliğiyle zemin hazırlanmıştır. Son gol rejim değişikliğidir.
1923’ten kalan ve sermayenin ayağına dolanan bir takım direnç noktaları dağıtılmalıdır.
SERMAYENİN BEKASI İÇİN ÖZGÜRLÜKÇÜ LAİKLİK
Üzerinden silindir geçmiş olan solun ve işçi sınıfı hareketinin önemli bir bölümü bu dönemin egemen olan ve sermaye cephesinin ideolojik söylemini dirençle karşılamak yerine “ideolojiler öldü”, “sınıflar bitti” gibi söylemlerin peşine takılarak kimlik politikalarının alıcısı olur.
Devrim fikri, darbeyle özdeşleştirilecek derecede meşruluğu tartışılır hale gelir. İlerici değerleri hızla terk eden burjuvazinin, devrimin ilkelerine sırtını dönmesi şaşırtıcı değildir. Devrim düşmanlığı, sermaye sınıfının kendi iktidarını ve çıkarlarını koruma güdüsünden kaynaklanır. Siyasetin, burjuvazinin tahakkümünde ve belirleniminde sürdüğü bir tarihsellikte, başka bir öznenin devrimci iddiayla ortaya çıkması kadar büyük bir risk yoktur!
“İdeolojiler öldü, sınıflar bitti” safsataları ile yurttaşlığın ve sınıf aidiyetlerinin yerini her türden kimliğin aldığı, mikro kozmoslarda “nefes almanın” kurtuluş olarak pazarlandığı, pazar ilişkilerinin insan ilişkilerini ve gelişkinliğini ikame ettiği, her türlü geri ideolojik tutumun tercih ve renk olarak dayatıldığı bir kuşatılmışlık, yüzyıllar öncesinden daha da gericileşmiş burjuvazinin insanlığa sunup sunabileceği yegâne seçenektir. Bu kuşatılmışlığın ideolojik taşeronu ise liberalizmdir.
Güçsüzün güçsüzlüğü ve yoksulun yoksulluğu kabullenişi, mülkiyet hakkının kutsallığıyla taçlandırılır. Bu kutsallıktan kaynaklanan güç gerici ideolojilerle yeniden ve yeniden üretilir. Diğer yandan toplumsal kurtuluş hedefi silikleştirilirken sosyal sorumluluk projeleri müteşekkir olunası “kazan-kazan” mekanizmaları olarak bireysel kurtuluş fırsatı ve mucizeleri olarak pazarlanır. İnsanlığın tarihsel kazanımları itibarsızlaştırılarak hafızalardan silinmeye çalışılır.
İnsanlığı ileri sıçratan tarihsel süreçler “tepeden inmeci” olarak lanetlenirken devrimler, darbelerle eşitlenir. İnsanlar nesneleştirilirken, tarih de siyaset de toplumsal mücadeleler de öznesizleştirilir.
Liberalizmin büyük desteğinde iyice güçlenen İslamcı siyasetin iktidara yerleşmesi böylece gerçekleşir. İşçi sınıfının cinsel ve etnik kimliklerle, işçi sınıfının düzeni değiştirme iradesinin yerel iradelerle ikamesi solun kimi bölmelerinin gündemidir. Burada tarikat ve cemaatler sivil toplum kuruluşları, onların toplumsal yaşama nüfuzu özgürlükler olarak kutsanır. Buna göre laiklik baskıcıdır; bir grup elitin halkın değerlerini baskı altına aldığı, tarihsel kültürel değerler karşısında tekçi bir anlayışı dayatmaktadır. Merkezdeki siyasal elitler bugüne kadar Müslüman halk kitlelerini ezmiştir, özgürlüklerini engellemiştir. Dolayısıyla, laikliğin tam anlamıyla “laikleşebilmesi” için inancın tanımı ile dini alanın düzenlenmesi dindarlara bırakılmalıdır. Dindarlardan kasıt “sivil toplum” bileşeni olan tarikat ve cemaatlerdir.
Yeni rejimin kuruluşu bir toplumsal ve siyasal dönüşümle gerçekleşir. Liberal ideolojik salgı burada dinci gericiliğin yerleşmesinde önemli bir işlev görür. Ana tartışma başlıklarından biri laikliğin tasfiyesini hedeflerken “özgürlükçü laiklik” kavramı ortaya atılır. Gerici siyasi iktidar için bulunmaz nimettir. Ne yazık ki düzen muhalefetinin yanı sıra solun önemlice bir bölümü de bu kavramın peşine takılır. “Halkın değerlerini baskı altına alan katı laiklik anlayışına” karşı her türden gericiliğe özgürlük talebi yükseltilir. On yıllarca sermaye iktidarının solun üzerine saldığı siyasal İslam’la “özgürlükçü laiklik” üzerinden barışılacak kadar ileri gidilir. Sınıf mücadelelerinin üzeri örtüldüğü oranda emekçiler için yaşamsal bir norm olan laiklik tasfiye edilir. Laikliğin sınırları inançlara özgürlükle çizilir. Süreç, kamusal alanın dini normlara göre düzenlenmesiyle, tarikatların, şeyhlerin, cemaatlerin ve aşiretlerin örgütlenerek, bu oluşumların ileri gelenlerinin kanaat önderleri olarak güçlenmesiyle sonuçlanır. Kaçınılmazdır.
Tarikatları ve cemaatleri sivil toplum kuruluşu olarak dayatan, İslami yaşam biçimlerini kültürel farklar ve değerler söyleminden yola çıkarak inançlara saygı ile birlikte bir özgürlük alanı olarak tarif edenler, aşiretleri de bu toprakların toplumsal kültürel gerçekliği, “yerel yaşam biçimleri” olarak yüceltebilmişlerdir.
Türkiye’de sermaye iktidarının vazgeçmediği, vazgeçemediği bir diğer gerici form olan aşiretler yüzlerce yıl öncesinin kabile yapılanmalarından başka bir şey değildir. Belirleyici olan kan bağıdır. Bu bağın yüzlerce yıl öncesinden kalan töreleri de o toplumsal formdaki hukuktur. Yaşamı bu “hukuk” tarafından düzenlenen toplam ise aşiret reisinin ağzından çıkacak olana tabidir. Onun ağzından çıkacak olansa hükmünün devamlılığı, bu devamlılığın koşulu ise egemenliğini hangi siyasi ve iktisadi gücün sağlayacağı ile ilgilidir. Burada toplum da yoktur, o toplumun geleceği de yoktur… Geri toplumsal formlar, toplumu kabile düzeneğine bağlar. Yüzlerce yıl öncesinin kan bağı hukuku bu geri yapının devamını sağladığı sürece tabi kılınmış olan kabiledeki insanların da eşit yurttaş olmak gibi gelecek tahayyülü yoktur, olamaz. Laiklik bu geri formlarla mücadeledir.
Devleti sınıflar üzerinden okuyamamak, mutlak bir ceberut devlet tanımından yola çıkarak emekçilerin iktidarını devlet meselesinden soyutlamak solun bir bölümünün başka birçok alanda olduğu gibi sivil toplumculuk ve bağlamından kopuk bir “özgürlükler” alanı üzerinden tartışmaya dâhil olmasına yol açmıştır.
LAİKLİK EMEKÇİ SINIFLAR İÇİN YAŞAMSALDIR
Din alanının düzenlenmesi, eğitimdeki yeri ve sınırı sivil toplum olarak adlandırılan cemaat ve tarikatlarla onların uzantısı olan dernek ve vakıflara terk edilemez. Terk edildiğinde içinde yaşadığımız tabloyla karşı karşıya kalmak kaçınılmazdır. Din kurumsallaştığı ölçüde örgütlenir. Toplumsal, siyasi ve ekonomik olarak güçlenir. Bugün karşı karşıya olduğumuz durum budur. Tarikat ve cemaatler toplumsal yapıdan, siyasete, bürokrasiye, yargıya, ekonomiye kadar kendilerine açılan alana yerleşmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı bu ilişkileri düzenleyen adeta Şeyhülislamlık işlevleriyle donatılmıştır.
Eğitim alanında bu yapılarla protokoller imzalanarak “değerler eğitimi” adı altında “kindar ve dindar nesiller” yetiştirme hedefiyle yol alınmaktadır. Eğitim birliği ortadan kalkmış yüz binlerce çocuk medrese ve sıbyan mekteplerine transfer edilmiştir. Eğitim, piyasa ve gericilik kıskacında, emekçilerin çocuklarına dayatılan İmam Hatip okullarıdır.
“Kamusal ve özel alanda dini ve kültürel kimliklerin özgürce yaşanması” “özgürlükçü laikliğin” gerekçelerindendir. Dini kimliğin kamusal alanda dışa vurulması özgürlük değil, tam tersi yurttaşların özgürlüğünü kısıtlayan baskı unsurudur. Laiklik, ciddi bir baskı unsuru olan böylesi bir dışavurumla mücadele demektir. Gericiliğin, hele onun örgütlenmesinin özgürlüğü olmaz.
Laikliğin olmadığı koşullarda mutlak gerçeklik vardır. Tanrı ve onun temsilcileri mutlak doğruları belirler. Buna göre zenginlerin, aşiret liderlerinin, ağaların, tarikat ve cemaat şeyhlerinin, iktidar sahiplerinin gücü mutlaktır. Yoksulların yoksulluğu, güçsüzlerin güçsüzlüğü, ağır sömürü koşulları, eşitsizlikler kaderdir. Tevekkülle kabul edilir. Siyasi ve toplumsal gücü elinde bulunduranların ayrıcalıklı olması kaçınılmazdır. Onların sadaka, sosyal yardım vb. düzeneği içerisinde emekçi kitlelerin de iktidar ile tâbiiyet ilişkisi vardır. Halk yoktur, yurttaş yoktur, tebaa ve tabi olunan vardır, kulluk vardır. Bu durum mutlaktır, değişmez. Toplumsal yaşam da, eğitim de, hukuk da buna göre yorumlanır, düzenlenir. İşte sermayenin emekçi kitleleri ikna etmeye çabaladığı budur.
Laiklik öncelikle bu mutlaklık durumunun ortadan kaldırılmasıdır. Devlet yapısı anayasal hukuk üzerinde yükselir. Asgari zemin anayasal olarak eşit yurttaşlıktır.
Laiklik, insan aklının özgürleşmesidir. Bilimin sermayenin denetimine terk edilmesi, onun çıkarlarıyla sınırlandırılması laiklikle çatışır. Emekçi kesimlere dayatılan metafizik, ilahi kurallar reddedilmeli, bilim eğitimde temel norm olmalıdır.
O zaman şunu yinelemek lazım: Laiklik ideolojik, siyasi ve toplumsal örgütlenme ve mücadele sürecidir. Toplumun örgütlenmesidir. Yurttaşların hukuk normları/anayasal ilkeler ve yasalarla birbirine bağlanmasıdır. Dolayısıyla hukukun ve toplumsal yaşamın da temelidir. Yurttaşlıktır. Yurttaşlık, dünyayı ve yaşamı anlama, idrak etme ve değiştirme, dönüştürme iradesini bünyesinde taşır.
Dolayısıyla laiklik, sol için de temel bir mücadele başlığıdır; bu topraklarda kuruluşun ileri kazanımıdır. Burjuvazi tarafından terk edilmesi ya da sınırlandırılması şaşırtıcı değildir. Emekçilerin düzeni değiştirme iradesinin mayasıdır. Sol tarafından bir mücadele başlığı olarak ele alınmalı, sahip çıkılarak aşılmalı, ileri taşınmalıdır.
Laiklik mücadelesi solun, sosyalistlerin gündemidir dedik. Eşitlik ve özgürlük mücadelesinin zeminidir. Mücadele siyasi ve ideolojik olduğu kadar kültüreldir. Bu nedenle başta kullanılan dil olmak üzere siyasette ve toplumsal ilişkilerde titizlik önemlidir. Halkın değerleri kisvesiyle dayatılan egemen dil reddedilmelidir. Örnek verecek olursak, bugün “kul hakkı”, “helallik” gibi siyasette yaygın olarak kullanılan bir dizi dini söylemden uzak durulmalıdır.
Bilimin sermayenin denetimine terk edilmesi, onun çıkarlarıyla sınırlandırılması laiklikle çatışır dedik. Bilimin eşit yurttaşlık üzerinden yükselen temel norm olması aynı zamanda piyasanın hâkimiyeti yerine bütün toplumu gözeten politikaların bilimsel yöntemlere göre düzenlenmesidir ve sol için temel yapı taşıdır. Ne demek istiyoruz? Bütün kamu varlıkları ile birlikte kamu hizmetlerinin piyasaya, giderek daha fazla ayrıcalıklı kesimler lehine devredilmesi ancak laikliğin aşındırıldığı, tasfiye edildiği koşullarda gerçekleşir. Dolayısıyla, liberalizmin “birey” ve “özgürlük” merkezli piyasacı düzen tasnifinden açtığı yoldan yerleşen gerici rejimin alternatifi söz konusu olduğunda temel normlardan en önemlisi planlamadır. Kaynakların merkezi olarak bilimsel akla göre eşit dağıtılması ancak planlamayla olur. Kamuculuk planlama fikriyatıyla kurulur. Bunun teminatı ise laikliktir.
Laiklik, emekçileri eşitlik ve özgürlük için düzenle ayrıştırma zemini olduğu kadar emekçi kitlelerin birleştiricisidir. Laikliğin tasfiye edildiği koşullarda güçlenen cemaatler, tarikatlar, aşiretler gibi çıkar çeteleri etrafında örgütlenme artar. Bu çıkar örgütlerinin siyasi, ekonomik ve toplumsal güçleri arttığı oranda çatışmaları kaçınılmaz hale gelir. Tarihsel süreçler bunu ortaya koymaktadır. Bugün karşı karşıya olduğumuz, kadın katliamları, tecavüzler, çocuk tacizleri ile hırsızlıkların ve yolsuzlukların normalleşmesi, mafyatik ilişkilerin muteber hale gelmesi gibi yayılmış olan çürüme işte bu tasfiyenin sonucudur. Dolayısıyla laikliğin ortadan kalktığı koşullar beraberinde çözülmeyi de getirir. Emekçilerin birbirini boğazladığı bir çözülme…
Solun, sosyalistlerin bakması ve görmesi gereken budur: Emekçilerin, işçi sınıfının birliği… Eşitlik ve özgürlük mücadelesi o yüzden gericiliğin egemenliğine karşı laiklik mücadelesiyle birdir. Çünkü laiklik emekçi sınıflar için yaşamsaldır.
Bu yazı Yeni Ülke Dergisi’nin Haziran 2021 tarihli 4. sayısından alınmıştır: https://www.yeniulke.com.tr/laiklik-sol-icin-neden-onemlidir/

