Sarp Kızılkaya
Emin Alper’in ödül kürsüsündeki vakur duruşu, göründüğü kadar tehlikeli bir başkaldırı mı, yoksa küresel kültür alanının onayladığı bir muhalefet biçiminin rafine bir performansı mı? Belki de karşımızda politik konumunu netleştirmek yerine bilinçli biçimde flulaştıran, böylece her mahallenin sempatisini kazanırken hiçbirine tam olarak ait olmayan bir yönetmen değil, daha geniş bir ideolojik formun temsilcisi vardır: festival solculuğu.
Festival solculuğu, radikal söylemin küresel kültür endüstrisi içinde dolaşıma sokulmuş, riskleri minimize edilmiş ve estetikleştirilmiş halidir. Eleştiri vardır; fakat sistemin sürdürülebilirliğini tehdit etmeyecek biçimde kodlanmıştır.
Alper’in konuşmasında Selahattin Demirtaş’tan Ekrem İmamoğlu’na, Gazze’den Rojava’ya uzanan geniş selamlama repertuvarı, ilk bakışta kapsayıcı bir politik duyarlılık gibi görünür. Ancak festival solculuğunun temel etik kodu tam da budur: herkesle dayanışma, hiçbir projeye bağlanmama.
Bu söylem, antagonizmaları keskinleştirmek yerine onları yan yana dizerek nötralize eder. Politik pozisyon, tarihsel analizden değil, evrensel empati jestlerinden kurulur. Böylece mağduriyetler politik özne üretmez; küresel kültür alanında dolaşıma girebilecek sembolik sermayeye dönüşür. Ortaya çıkan şey bir ideoloji değil, bir duyarlılık performansıdır.
Uluslararası film festivalleri yalnızca sanatsal platformlar değildir; aynı zamanda küresel liberal düzenin kendisini eleştiriye açmadan eleştiri üretmesini sağlayan kurumsal alanlardır. Berlin, Cannes ya da Venedik gibi merkezler, periferiden gelen eleştiriyi görünür kılar — fakat bu eleştiriyi belirli estetik ve politik sınırlar içinde tutar.
Festival solculuğu tam burada doğar: Eleştiri, merkez tarafından ödüllendirildiği ölçüde dolaşıma girer. Bu nedenle Türkiye’nin politik gerçekliğini Berlin’den eleştirmek paradoksal bir durum yaratır. Eleştiri periferiyi hedef alırken, eleştirinin üretildiği merkez — Almanya’nın küresel ekonomik ve politik konumu dahil — çoğu zaman analiz dışı kalır. Festival mekânı ideolojik olarak nötr varsayılır; oysa kendisi küresel güç ilişkilerinin ürünüdür. Böylece eleştiri yönünü aşağıya çevirir, yukarıya değil.
Festival solculuğu, küresel trajedileri güçlü bir etik dil aracılığıyla görünür kılar; ancak onları üreten sistemsel ilişkileri çoğunlukla analiz etmez. Emperyalizm, ekonomik bağımlılık ya da jeopolitik hegemonya yerine, acı ve travma merkezli anlatılar öne çıkar. Bu durum eleştiriyi zayıflatmaz; fakat onu ahlaki bir evrenselliğe indirger. Fail yerini “insanlığın trajedisi”ne bırakır. Politik ekonomi görünmez olur. Sonuçta ortaya çıkan estetik, seyircinin vicdanını harekete geçirir ama dünya sistemine dair kavrayışını dönüştürmez. İzleyici rahatsız olur, fakat konumunu değiştirmek zorunda kalmaz.
Alper’in filmlerinde kurtuluşun imkânsızlığı neredeyse ontolojik bir durum olarak resmedilir: toplumsal yapı kapalıdır, çıkış yolları sürekli tıkanır. Ancak festival kürsüsünde dile gelen liberal umut söylemi — “Yalnız değilsiniz” — bu karanlığı politik olarak nötralize eder.
Festival solculuğunun tipik formülü burada görünür hale gelir: Estetik düzeyde radikal karamsarlık + politik düzeyde güvenli iyimserlik. Sanat sistemin çıkışsızlığını gösterir; söylem ise sistem içinde umut üretir. Böylece eleştiri, devrimci kopuşa değil, mevcut düzenin ahlaki restorasyonuna hizmet eder. Bu bağlamda Alper’in politik konumu bir pusuladan çok bir rüzgâr gülünü andırır: yön değiştirir, fakat bulunduğu yerden ayrılmaz. Festival solculuğu tam da bu hareketsiz hareket halidir — sürekli eleştiren ama yapısal antagonizmaya dokunmayan bir muhalefet biçimi. Bu nedenle sinemasındaki karanlık atmosfer yalnızca toplumsal umutsuzluğun temsili değil, aynı zamanda küresel kültür alanının izin verdiği sınırlar içinde kalan bir eleştirinin estetik formu olarak da okunabilir. Radikal jest korunur; risk ortadan kaldırılır.

