Evrim Toyran
“Muhsin Bey” filmi 24 Ocak Kararları (1980) sonrasında ülkemizde hız kazanan serbest piyasa düzeninin ve çarpık kentleşmenin; insan ilişkilerini, sanatı ve toplumsal değerleri nasıl metalaştırdığını gösteren derin bir sosyal eleştiridir. 1980’ler Türkiye’sinin toplumsal yapısını şekillendiren ve kökleri 1950’lere uzanan derin bir sosyo-ekonomik dönüşümün trajikomik bir portresini çizer.
Filmin ele aldığı kontrolsüz iç göç, metalaşan hayaller ve arabesk kültürünün yükselişi, son derece somut ve anlaşılır bir tarihsel zeminden doğmuştur. Bu zemini, Marshall Planı (1948-1951) ile ivme kazanan ve tarımda makineleşme (traktörleşme) ile somutlanan bir süreç olarak tarif edebiliriz. Ülkemizin kuruluş uğrağında başlayan ağır sanayi hamlesi bu süreç aracılığıyla bir anlamda sekteye uğratılmış, ülke ekonomimiz başka bir yöne evrilmiştir. Endüstriyel olarak ilerleme ve çağı yakalama arayışına son verilerek, ABD öncülüğünde ülkemize, Batı ülkelerinin gıda ambarı olma rolü verilmiştir. Bu plan kapsamında, traktör sayısının birkaç binden, 1950’lerin sonunda 40 bini aşması, tarımda bir devrim yarattı. Ancak bu mekanizasyon, kırsalda kitlesel bir işsizliği ve topraksızlaşmayı tetikleyerek, şehirlere doğru büyük bir nüfus hareketinin ana itici gücü oldu. 1950-60 arasında yaklaşık 1,5 milyon kişinin göç etmesiyle başlayan bu hareket, altyapısız, plansız ve “çarpık” denilen bir kentleşmenin tohumlarını attı.
Bu dönüşümün merkezinde, Anadolu’dan İstanbul’a göçen ve tek amacı “kendini kurtarmak” olan Ali Nazik karakteri vardır. Onun türkücü olma hayali, gerçek bir sanat aşkından ziyade gazino şöhreti, lüks arabalar ve toplumsal statüden oluşan maddi bir fantezidir. Bu, kapitalizmin hızlandırılmış dünyasında bireye “satılan” standart bir başarı paketidir. Buna karşıt olarak Muhsin Bey, eskinin ilkeli, sanata ve insana saygılı, huzuru maddi gösterişten üstün tutan değerler sistemini temsil eder. İki karakterin birlikte kurduğu hayaller sahnesinde, bu iki dünya görüşünün çarpıcı çatışmasını sunar: Ali’nin pırıltılı, tüketim odaklı dünyası ile Muhsin Bey’in sade, dostluk ve huzur dolu Üsküdar hayali.
Filmin sonunda Ali Nazik’in beş yıl sonra dönüp, sanatsal kimliğini tamamen yitirerek sistemin sıradan bir arabesk yıldızına dönüşmesi, satın aldığı hayalin nasıl yozlaştırıcı ve özümsetici olduğunun kanıtıdır. Onun müziği, artık bir toplumsal eleştiri veya değişim arzusu değil, bireysel kaçış ve şikayetin ifadesidir. Gazinolarda söylediği acılı şarkılar, dinleyiciyi gerçek bir değişim için harekete geçirmek yerine, kadere boyun eğmeyi, acıyı romantize etmeyi ve bireysel teselliyi öğütler. İsyan duygusu, kişisel bir melankoliye dönüştürülerek toplumsal bir enerji olmaktan çıkarılır ve piyasanın bir ürünü haline gelir.
Film, bu ana hikayenin yanında, Muhsin beyin çırağı Osman’ın kira parasını at yarışına yatırması üzerinden, bu yeni düzende yayılan “şans oyunlarıyla hızlı zenginleşme” arzusunun ve güvencesizliğin de altını çizer. Yavuz Turgul, Muhsin Bey’in kaybettiği ama ilkelerinden vazgeçmediği bu mücadelesinde, aslında insani değerlerin geçici bir yenilgisini gösterirken, Ali Nazik’in kazancını ise ruhsuz ve kalıcı olamayacak bir başarı olarak resmeder. “Muhsin Bey”, bu nedenle yalnızca 1980’lere değil; hız, tüketim ve bireysel kurtuluş mitlerinin toplumsal dokuyu dönüştürdüğü her döneme ışık tutan zamansız bir eserdir.

