Ozan Ovalı
Özgür Özel’in CHP genel başkanı seçildiği kongreye yönelik mutlak butlan kararı alınması ihtimali uzunca bir süredir Türkiye’nin gündemindeydi. Dün korkulan oldu ve mutlak butlan kararı çıktı. Bu karar ile basitçe CHP genel başkanlık koltuğu ve partinin organları söz konusu kongre öncesine yani Kılıçdaroğlu yönetimi dönemine döndürülmüş oldu. Kararın hukuki altyapısını ya da geçerliliğini değerlendirmenin gereği bulunmamakta hatta bunlara dayanarak değerlendirmeler yapmanın olayın gerçek yüzünü örtmek gibi bir işlevi ya da sonucu olmaktadır. İmamoğlu’nun tutuklanması ile başlayan belediyelere yönelik operasyonlar ile gelişen süreç son seçimden birinci çıkmış muhalefet partisinin genel başkanlık koltuğunda kimin oturacağına AKP tarafından karar verilmesine kadar vardırılmıştır. Net bir şekilde söylemek gerek bu yaşananlar bir darbedir.
Geldiğimiz noktada CHP’nin 13 yıl genel başkanlığını yapmış olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasetteki derdinin memleket de halk da olmadığı tescillenmiş oldu. Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin ekmeğine yağ sürmekten çekinmediği hatta AKP tarafından tercih edilmekten memnun olduğu burada altını en çok çizmemiz gereken nokta oluyor. Medyada benzer cümleleri duymuş olabilirsiniz burayı detaylandırmak gerek.
Bilineceği üzere komünistler siyaseti sınıflar üzerinden okurlar ve doğal olarak kararlarını da bu okumaya göre alırlar. Buna göre AKP bir sermaye/patron partisidir yani sermayenin/patronların temsilcisidir. AKP’nin hepimizin bildiği gerici, faşizan uygulamalarının ve biz emekçiler aleyhine uyguladığı ekonomi politikalarının vb. temelinde AKP’nin söylediğinin aksine emekçi halkı değil patronları temsil etmesi ve onların çıkarına göre hareket etmesi yatmaktadır. Komünistler yani siyaseti sınıflar üzerinden okuyan bizlere göre CHP de bir sermaye/patron partisidir ve aynı hususlar onun için de geçerlidir. AKP ve CHP arasında “uzaktan bakıldığında” görülen fark ise temelde sermayenin farklı kanatlarını temsil etmelerinden ve elbette öznelerin öznelliğinden kaynaklanmaktadır. Buna siyasi figürlerin “iyi kalpleri” ya da “iyi niyetleri” örnek olarak verilebilir. Ne yazık ki bunların sermaye düzen siyasetinde bir değeri yoktur. Siyasetçi ne kadar iyi niyetli olursa olsun kapitalizm, yani sermaye sınıfının egemenliği, ile sınırları çizilmiş bir siyaset sürdürdüğü sürece biz emekçilerin lehine geçici yanılsamalar haricinde bir çözüm üretemeyecektir. Kapitalizm ile sınırlanmış siyaset sermaye sınıfına dayanmak zorundadır bu sebeple sermaye sınıfının aleyhine üretilen siyaset sermaye egemenliği dahilindeki siyaset sahnesinde kendisine yer bulamayacaktır. AKP iktidarı boyunca biz emekçiler her gün daha fazla yoksulluk ve gericilikle boğuşurken AKP’nin iktidarda kalabilmesinin sebebi de buradadır; öyle ki AKP iktidarı boyunca Türkiye sermayesi büyümüştür başka bir deyişle AKP, iktidarı boyunca Türkiye sermaye sınıfını memnun etmiştir.
CHP’nin de bir sermaye/patron partisi yani sermayenin/patronların bir temsilcisi doğal olarak da kararlarını temsil ettiği sınıfın çıkarlarına göre aldığı hesaba katılmadığında CHP’nin Kılıçdaroğlu dönemini ve Kılıçdaroğlu’nun bugünkü pozisyonunu anlamlandırmak mümkün değildir. Birçok yurttaşın bugün kafasında dolaşan “yıllarca ben bu adamın böyle olacağını nereden bilebilirdim ki?” sorusunun cevabı da bu imkansızlıkta gizlenmektedir. Hafızamızı hızlıca yokladığımızda anımsayabileceğimiz Kılıçdaroğlu CHP’sinin aldığı halk için apaçık yanlış olan, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi, başkanlık referandumunda mühürsüz oyların sayılarak seçimin sonucunun değiştirilmesine anlamlı bir karşı duruş sergilenmemesi, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması oylamasına evet verilmesi, dincisinden faşistine kadar AKP artıklarıyla kurulan ittifakın halka seçenek diye sunulması gibi kararlar… Diğer bir sermaye/patron partisinin lideri Devlet Bahçeli’nin yakın geçmişinde Erdoğan’a sert eleştiriler yaparken bugün onunla ittifak içinde olması, dün terörist dediği Kürt siyasi hareketi ile bugün masaya oturması gibi tutarsızlığı sebebiyle “yok artık” dediğimiz olaylar… Bu “skandal” gelişmeler yaşandığında bazılarımız, “Vardır büyüklerimizin bir bildiği.” dedi bazılarımız bir bütün olarak siyaseti ya da özel olarak siyasetçiyi suçladı ve yapacak bir şey yok diyerek yaşananları görmezden geldi. Oysa bu gelişmelerin tamamının ortak ve basit bir sebebi bulunmakta. Yazının başından beri belirttiğimiz gibi bu partiler egemen sınıf olan sermaye/patron sınıfının birer temsilcisi ve tercihlerini buna göre yapıyorlar, yapmak zorundalar. Evet sebep tam olarak bu ve aslında bu kadar basit. Bu “yok artık” dedirten kararların arkasındaki amaç ve motivasyon müesses nizama yani sermaye sınıfının egemenliğine en ufak bir zarar gelmesine izin vermemektir.
Başkanlık referandumunda CHP yönetiminin mühürsüz oyların sayılmasına karşı anlamlı bir karşı duruş ortaya koymaması üzerinden açıklayalım; başkanlık sisteminin emekçi halk için sonuçlarının ne olduğu, nelere mal olduğu ortada. CHP yönetimi de pek tabi ki bunun en az bizim kadar farkındaydı ancak CHP yönetimi bir şeyin daha farkındaydı, sermaye sınıfının bir kanadının başkanlık sistemini istediğinin… Sermaye sınıfının bir temsilcisi olan CHP de, temsil ettiği sermaye kanadının isteğinden ve kendi doğrusundan bağımsız olarak, kendi sınıfının istediğini yaptı ve özünde patronların emekçinin emeğini daha rahat sömürmesi anlamına gelen başkanlık sistemine müesses nizam sınırları içinde bir tepki vererek başkanlık sistemini ve mühürsüz oyların sayılmasını reddeden milyonları sistem içinde tuttu. Burada o zaman genel başkan olan Kılıçdaroğlu’nu sorumlu ilan ederek işin içinden sıyrılabiliriz ancak gerçekler hiç de öyle değil. En net örneği verelim, Özgür Özel genel başkan adaylığını ilan ettikten sonra katıldığı bir programda açıkça mühürsüz oyların sayılmasına karşı CHP yapabileceği her şeyi yapmıştır demişti, öyle ki Özgür Özel başkanlık referandumu zamanında da CHP üst yönetiminde olan bir isimdi. Bu örneği dikkate almasak dahi Özel’in yıllarca Kılıçdaroğlu ile CHP içinde yol yürümüş olduğunu herkes bilmekte. Peki Özgür Özel’in genel başkan seçildikten sonra neler yaptığını hatırlıyor muyuz? Özel, genel başkanlığındaki ilk seçimler olan 31 Mart 2024 seçimlerini birinci parti olarak tamamlamasının ardından erken genel seçimi dayatmak yerine halkımıza yıllardır kan kusturan AKP ile normalleşeceğini açıkladı. Mayıs başında AKP Genel Merkezi’ni ziyaret eden Özel Haziran başında ise Erdoğan’ı CHP Genel Merkezi’nde ağırladı. Devlet Bahçeli’nin DEM Partili vekillerin sıralarına gidip onların ellerini sıkarak yeni “çözüm süreci”ni fiilen başlattığı tarih de olan 1 Ekim Meclis açılışında CHP’li vekiller Erdoğan genel kurula girdiğinde ayağa kalktı. 2025 yılı 19 Mart’ta İmamoğlu gözaltına alındı ve yurttaşlar sokakları doldurdu. Bu süreçte CHP düzenlediği her mitingin ardından evlerinize dönün diyerek sokak hareketini kontrol etmeye çalıştı. CHP’li yetkililerin miting alanından ayrılmasının ardından alanları boşaltmayan yurttaşlar polisle baş başa bırakıldı. Öğrencilerin başlattığı kahve zinciri boykotunu biz onlarla anlaştık diyerek Özgür Özel’in sonlandırması ise bana göre bu sürecin en ikonik olayıydı. CHP de AKP ve MHP gibi sermaye/patron sınıfının bir partisi demiştik değil mi?
Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’ye yıllarca umutlarını bağlayan milyonlarca insan bugün de Özgür Özel’e “bu farklı” diyerek umutlarını bağlamakta. Özgür Özel yönetimindeki CHP’den verdiğim yukarıdaki örnekler Özel’in özel bir yanı olmadığını bir sermaye/patron partisi olan CHP’nin olması gerektiği gibi emekçi halkımızı öncelemediğini hatta AKP’den kurtulmak gibi bir derdinin dahi olmadığını açıkça göstermekte. Yoksa seçimden birinci çıkmışken AKP’ye genel seçimi dayatıp AKP’den kurtulmayı sağlamak yerine AKP ile normalleşeceğiz diyerek Erdoğan’ın meşruiyetini arttırmazdı değil mi?
Sorun tekil tekil siyasetçilerde değil, AKP, MHP, CHP hepsi temsil ettikleri sınıfın siyasetini yapmaya devam ediyorlar. Elbette diğer sermaye düzeni partileri de öyle. Tüm sermaye düzeni partilerinin ortak savundukları şey nedir diye hiç düşündünüz mü? Hemen cevaplayayım: NATO üyeliği ve emperyalizmle kurulan bağların devamı. Sermaye düzeninin tüm partileri halka karşı bayrak, vatan, bağımsızlık derken ABD emperyalizminin askeri gücü konumundaki ve fiilen ülkemizin bölgemizin ve insanlığın çıkarlarına tamamen zararlı olan NATO’ya ülkemizin bağımsızlığını da ayaklar altına almasına rağmen; komünistlerden başka hiç kimse ses çıkarmamakta komünistlerden başka hiç kimse Türkiye NATO’dan çıkmalıdır dememektedir. Bu iki yüzlülüğün de sebebini son kez tekrar etmek istiyorum, çünkü onlar sermaye sınıfının temsilcileri ve tercihlerini buna göre yapıyor kararlarını buna göre alıyorlar.
Tüm bu anlatmaya çalıştıklarımdan o zaman sermaye düzeni içi seçimlerin dahi fiilen kaldırıldığı bugünlerde yapabileceğimiz hiçbir şey yok sonucunun çıkarılmasını asla istemem çünkü dün olduğu gibi bugün de yapabileceğimiz bir şey var ve tarifi çok basit; Siyasete sınıf temelli bakarak kimlerin, hangi partinin, partilerin başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi sınıflar için siyaset yaptığını doğru tespit ederek umutlarımızı o partiye bağlamak. Emekçi sınıflar için siyaset yapmanın da ön koşulu yine çok basit; sermaye sınıfının egemen olduğu bu sistemin yerine işçi sınıfının egemen olduğu bir sistemi yani sosyalizmi hedeflemek. Sosyalizmi hedeflediğini söyleyen birçok parti var ancak elbette hepsinin doğru yolu izlemediğinin de altını çizmek gerek. Örneğin emekçi sınıfların çıkarını savunurmuş gibi görünen ancak bir sermaye düzeni partisi olan CHP’yi onun siyasetini, adaylarını emekçi sınıfların karşısına seçenek diye sunan sosyalist partilerin doğru yol izlemediğini söylemek pekala mümkün, CHP’nin ne olduğunu zaten anlatmıştık.
Doğru siyasete, partiye bağladığımız umutlarımızın gerçeğe dönüşmesi için ise sermaye düzeni partilerinin söylediği gibi oy vermek asla yeterli olmamaktadır. Onların bunu söylemesinin sebebi siyaseti belli bir azınlığın yapabileceği diğerlerinin yani bizlerin oy vermekten başka siyasete müdahale etme seçeneğimizin olmadığına bizleri ikna etmektir. Kısacası bizleri siyaseten edilgen konumda tutmaktır. Komünist sosyalist partilerse tam aksini emekçilerin siyasete dahil olması gerektiğini, bunun da yolunun komünist sosyalist partilerde örgütlenerek umudu, aklı, emeğiyle bir bütün olup bu bütünün ortaya çıkardığı güç ile hep birlikte siyasete müdahale etmenin mümkün ve biricik yöntem olduğunu söylemektedirler.
Şimdi; her bir yurttaşın, emekçi halkın siyaseten edilgenleştirilmesini reddederek, sınıf temelli bakış açısıyla gerçekten emekçiler için siyaset yapan yani sosyalizm mücadelesini yükselten doğru partiye örgütlenip birlikten gelen güç ile siyasete dahil olmasının tam zamanıdır. Sen hala örgütlenmedin mi?

