Necati Karadeniz
Haluk Levent’in gözaltına alınıp tutuklanmasıyla başlayan AHBAP davası ülke gündemini etkisi altına almış durumda. Bahis, kumar, yolsuzluk gibi durumların ön plana çıkartılıp tartışılması, her zamanki gibi konunun esas kaynağının konuşulmadığı bir atmosfer yaratmış durumda. Yoksullara yardım, öğrencilere yurt ve burs imkanı sağlanması ve en son 6 Şubat depremlerinden sonra toplanan bağışlarla birlikte AHBAP Derneği ve daha çok Haluk Levent üzerinden bir kahramanlık hikayesi yaratılmıştı. Bu tarz yaklaşımlara göre belirli sivil toplum kuruluşları ve özellikle bu kuruluşların hayırsever (!) yöneticileri, devletin sağlamadığı temel yaşam imkanlarını topluma sağlıyordu. Bu kişilerin isimleri yolsuzluk ve bahis davalarına karışınca bu sefer bakış açısı terine döndürülüyor, kişilerin gerçek yüzlerinin gösterildiği söylenip bütün suç yardımseverliğiyle popüler olan bu isimlere atılıyordu. Haluk Levent ve AHBAP örneğinde de aynı yaklaşımları geliştirilmekte ancak bu yaklaşım konunun başka yönlere saptırılarak sulandırılmasından başka bir sonuç doğurmuyor. Temel sorunun sivil toplum adı verilen bakış açısında ve düzenin ta kendisinde olduğu asla dile getirilmiyor.
12 Eylül faşist darbesinden sonra ortaya atılan sivil toplumculuk görüşüyle toplumun yeniden dizayn edilmeye çalışıldığı bir dönem başladı. Bu yeni düzende dayanışma kültürünün yok edilmesi ve bunun yerine bireyselciliğin ön plana çıkartılmasıyla birlikte sivil toplum kavramı da temcit pilavı gibi tekrar edilmeye başlandı. Toplumsal dayanışma insan yaşamından kazınabildiği kadar kazındı, demokratik kitle örgütleri adı verilen kuruluşların yerine sivil toplum kuruluşları getirildi ve süreç devletin yurttaşlarına sağlaması gereken imkanları sermaye gruplarına bağlı birtakım vakıflara ve derneklere devretmesiyle taçlandırıldı. En basitinden gençliğin en büyük sorunlarından biri olan barınma sorununda çözüm özel yapıların ve vakıf adı altında faaliyet yürüten çeşitli tarikatların eline bırakıldı. Hayat pahalılığıyla boğuşan gençliğe devletin karşılıksız olarak vermesi gereken burslar bu özel yapılar tarafından sağlandı ve gençlik sermayenin yardımseverliğine (!) mecbur bırakıldı.
Her ne kadar yasal olarak “Kar amacı gütmeyen kuruluş” statüsünde olan sivil toplum kuruluşları, çeşitli sermaye gruplarıyla bağlantılı yapılar olarak göze çarpıyor. Ön planda bu kuruluşların yardımseverliği konuşulurken, arkası kazındıkça yolsuzluk, kara para aklama gibi çeşitli suç iddiaları gün yüzüne çıkıyor. Bu durum da sermaye gruplarının bu yapılar üzerinden “bağırsaklarını” temizlediğini gösteriyor. Bu temizlikle şirin gözükmeye çalışsalar da gerçek yüzlerini her geçen gün daha da pis gösteriyorlar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta daha var. Sermaye bu kadar kötülüğü elbette tek başına yapmıyor. İktidara geldiği günden beri ülkeyi sermaye düzenine peşkeş çekmek için elinden geleni ardına koymayan AKP iktidarı bu kirli düzenin baş mimarlarından biri. 24 yıldır ülkeyi yöneten kendileri değilmiş gibi sivil toplum kuruluşlarının adlarının karıştığı ne kadar yolsuzluk, rüşvet ve kara para davası varsa mağdur olanın hep kendileri olduğunu dile getiriyorlar. STK’ların kötülüklerinin karşısında kendilerinin toplumun temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için çok fazla imkan sağladıklarını iddia ediyorlar. Ama gerçek olanın bu olmadığı pratik yaşamda oldukça berrak bir biçimde gözüküyor. Sermaye grupları ve STK’lar bu kadar pisliğe bulaşırken onlara bu imkanları sağlayan ise AKP iktidarının kendisiydi. Bu yüzden AHBAP davasında olduğu gibi kendilerini bu yoz kültürden kurtarıcı olarak göstermelerine çocuklar bile inanmıyor artık. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un davayla ilgili yaptığı açıklama ise yalancılıkta boyut atladıklarını bir kez daha gösteriyor. Açıklamada “Kendi kampanyalarını devlete rakip kıldılar. Devlet ile milletin arasına girmek istediler. Gördük ki geçici kampanyalar birer rüzgardır. Milletin asıl güvencesi güçlü devlettir” ifadelerine yer veren bakan Kurum, gerçekleri çarpıtma konusunda epeyce ustalaşmış gözüküyor. Sanki sivil toplum düzenini yaratan onlar değilmiş, sermayeye imtiyazları kendileri sağlamamış gibi toplumun algısını yönetmeye çalışıyorlar. Gerçeklerin karşısında gülünç duruma düştüklerini görmemek ise imkansız.
Sorunun tespitini yapmanın, çözümünü üretmedikten sonra pek bir anlamı yok. Çözüm, özellikle gençliğin mücadelesinden geçiyor. Toplumsal dayanışma bilincinin daha da güçlendirilmesi ve bireysel aktivizmin yerine örgütlü mücadelenin konulması en temel adımlardan biri. “Her koyun kendi bacağından asılır” sözündeki koyun olmadığımızı, tek başımıza mücadele etmenin bir faydasının olmadığını aksine yan yana gelip örgütlenerek bu düzeni değiştirebileceğimizin farkında olmak gerekiyor. Marvel filmlerindeki gibi süper kahramanlara ya da Haluk Levent, Oğuzhan Uğur gibi yardımseverlere (!) ihtiyaç olmadığını, bu düzenden kurtuluşun birlikte mücadeleyle gerçekleşeceğini her geçen gün daha da güçlü bir şekilde göstermek gerekiyor.

