Salò veya Sodom’un 120 Günü 1975 yılında yayımlanmış ve Pier Paolo Pasolini tarafından yönetilmiş bir film. Aslen Marquis de Sade’ın aynı isimden kitabından uyarlama olan ama kitabı uyarlamak konusunda özgün davranmış bir yapım.
Filmin bir analizini ortaya koymadan önce filmin konusunu aktarmak iyi bir başlangıç olacaktır. Film 1943 yılının sonunda kurulmuş Salò Cumhuriyeti içerisinde geçiyor. 1944 yılına girildiği zaman savaşın kaybedileceği bir kesinlik hâline gelmişti. Bu durumdan istifade edip iş birliğinde oldukları iktidarla beraber yargılanacakları kesin olan dört kişilik bir yönetici grubu, savaş son bulasıya kadar “sapkınlıklarını yaşama” kararı alırlar.
Bu kararın ışığında İtalya’nın köylerinden bir sürü kız ve erkek çocuğu toplayıp, cepheden uzak bir malikanede, kendilerine “ilham” kaynağı olacak eski bir fahişenin de dahiliyeti ile korkunç bir sapkınlık serüvenine girişirler.
Filmi meşhur yapan şey, içerdiği şiddet ve cinselliğin mide bulandırıcı bir çıplaklıkla aktarılması. Genel Hollywood anlayışından farklı olarak Salò filminde şiddet, çıplak bir şekilde aktarılmaktan daha ötesinde, izleyenin midesini bulandıracak, belki de bu bulantı ile faşizmi tanıtacak bir araç görevi görüyor.
“Sodom’un 120 Günü’nü 1944 olaylarına uyarlamaya karar verdiğimde zihnimde şimşekler çakıp durdu. İşte o zaman faşizmin koreografisini gördüm.”
-Pier Paolo Pasolini
“Salò d’hier à aujourd’hui” isimli belgeselden”
Salò’da korkunç bir seviyede aktarılan cinsellik, iktidar ve kişi arasındaki bir yansıma rolünü görür. Filmin başrolleri diyebileceğimiz Dük, Psikopos, Başkan ve Yargıç karakterleri iktidarı, filmin geçtiği malikane ise bir devletten farklı durmaz. Malikane içerisinde ayrı bir polis kuvveti, dışarısında ise Nazi Almanyası’na bağlı askerler durmaktadır. Bu, Salò Cumhuriyeti’nin içerisinde durduğu durumdan farksızdır.
İktidar sahibi yöneticilerin filmde bu sapkınlıkları yapmasını basit bir faşizm alegorisinden öte tutan Pasolini için Salò’da yaşananlar ve görülenler, iktidarın kendisinin en anarşist yapı olduğudur. Yöneticilerin hürriyetinde şekillendirilmiş ve mantıktan uzak ekonomik gerekçeler üzerine oturulmuş iktidar anlayışının kişiyi sömürmesi ve özünde bu sapkınlık kültürünü başka antik bir kültürün cesedi üzerinde beslenerek kurması, kapitalist iktidar anlayışını gözle görülür bir şekilde filmde izleyiciye yansıtır.
“Sinemada teknik nedir? ‘Bir mit”
-Pier Paolo Pasolini
Pasolini için Salò, tüm filmlerinden daha farklı olarak kendi filmlerinde olan tipik özelliklerin en arşa çıktığı filmdi. Filmde kameranın, seyirciyi rahat bırakacak ve şiddetten bir kez bile kaçmasına sebep olacak hiçbir şey sunmaması, seyirciyi dehşetle baş başa bırakması, Salò’nun “en mide bulandırıcı 10 film” gibi listelerde başa oynayan bir film olarak yer almasına sebep oluyor.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir başlık daha var. Filmin iktidarı yansıtma felsefesi içerisinde aslında seyirci de bir rol oynar. Filmin artan şok etkisi burada da bir rol oynar. Kamera aksiyon içerisinde asla hareket etmez. Koca bir tiyatro salonunda bir sahnenin akışı gibi bir konumda seyirciye olanı gösterir. Seyirci filmde olanları çıplaklığı ile görür. Seyirci, gördüğü şiddetten bir rahatsızlık duyar ama buna asla müdahale etmez, edemez. Ya da belki de bu şiddetten haz aldığı için buradadır… Her iki durumda da şiddet görülmek zorunda kalınır. Yani müdahalesizlik ve görmekle yetinmenin de iktidarın lehine çevrildiği bir silah olduğunu yansıtır.
“Özverili ve tutkulu bir sanatçı, her zaman yaşayan bir protestodur. Sadece ağzını açması bile bir protestodur: uyumculuğa, resmiyete, kamuya veya ulusal olana, herkesin rahat hissettiği şeylere karşı; bu yüzden ağzını açtığı anda sanatçı harekete geçer, çünkü ağzını açmak her zaman skandaldır.”
Yönetmen Pasolini, ürettiği tüm eserlerde başkaldıran yapısını ortaya koymuştur. Hayatı boyunca bir Marksist olan Pasolini, konformizme en sert şekilde karşı çıkmıştır. Salò filmi bu anlayışının en açık yansımasıdır. Kapitalist iktidarın günümüzde ortaya koyduğu sahneler, Salò filminden çok daha korkunç şeylerdir. Filmin çekimlerinin sonlanmasının kısa süre ardından bir suikast sonucu öldürülen Pasolini’nin ardından bu film, onun vasiyeti ve felsefesinin aktarımı olarak tekrar ve tekrar incelenmek üzere yaşam bulmuştur.
Salò sadece basit bir faşizm alegorisi değil, kapitalizmin kendisinin de bir aynasıdır. Faşizm sadece bir ideoloji değil, iktidar ilişkilerinin insanın başka bir insan üzerinde kurduğu tahakkümün tarih sahnesinde en yüksek ve en gözle görülür olduğu andır. Salò bu yönü ile sadece Salò Cumhuriyeti’ne değil, aynı zamanda bulunduğumuz zamana ve iktidara da göz kırpar.

