Kübra Günal
Sinema, etkili bir hikâye anlatma biçimidir. Tüm sanat dallarını kapsayan ve onları aşan bir sanat formudur. Fakat tüm bunların ötesinde sinema, özünde insan topluluklarını güçlü bir biçimde manipüle etme kapasitesini barındıran bir kitle iletişim aracıdır. Slavoj Žižek’in belirttiği gibi: “Bir film asla ‘yalnızca bir film’ ya da bizi eğlendirmeyi ve dolayısıyla dikkatimizi dağıtarak bizi asıl sorunlardan ve toplumsal gerçekliğimiz içindeki mücadelelerimizden uzaklaştırmayı amaçlayan hafif bir kurgu değildir. Filmler yalan söylerken bile toplumsal yapımızın canevindeki yalanı anlatırlar.” (Toplumsalın Kalbindeki Film, 2010).
Bu nedenle sinema filmleri, toplumsal yapının ve gündelik hayatın bir parçası olduğundan beri açık ya da örtük biçimde politikanın da bir parçası olmuştur. Wayne’e göre “Tüm filmler politiktir, ancak her film aynı tarzda politik değildir.” Bu açıdan bakıldığında politik olmayan bir film yoktur; her film şu ya da bu ölçüde politiktir.
Aristoteles’in “İnsan politik bir hayvandır” sözü, insanın politik olmaktan kaçamayacağını özetler niteliktedir. Akademik çerçevede de genel kabul bu doğrultudadır. Bununla birlikte film çalışmalarında sinemanın politikliği uzun süredir tartışılan bir konudur. Bu sebeple sinema ile politika ilişkisini literatüre göre üç katmanda incelemek mümkündür: Üretim koşulları, metin/film dili ve alımlama (izleyici).
Öncelikle sinema yalnızca sanatsal bir ifade değil, aynı zamanda ekonomik ve kurumsal bir üretim alanıdır. Bu nedenle politikadan bağımsız olması mümkün değildir. Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, “kültür endüstrisi” kavramını ortaya koyarken “Kültür endüstrisi, kitleleri eğlendirme adı altında mevcut düzenle uyumlu hâle getirir.” (Dialectic of Enlightenment, 1944) ifadesini kullanır. Hollywood gibi sistemlerde film üretimi büyük sermayeye bağlıdır. Bu durum sistemi eleştiren içerikleri azaltırken egemen ideolojiyle uyumlu milliyetçilik, bireycilik ve kapitalizm gibi anlatıları çoğaltır. Yani film, daha senaryo aşamasında dahi politik olarak filtrelenir.
Filmleri metin düzeyinde incelediğimizde, neyin ve nasıl anlatıldığının önemli olduğu görülür. Filmlerin alt metinlerinde yer alan ideolojiler, izleyicinin karakterlerle özdeşleşmesini sağlar. Örneğin erkeklerin aktif, kadınların ise çoğunlukla pasif özne olarak temsil edilmesi, sinemanın politik doğasına işaret eden göstergelerden biridir.
Teknik açıdan bakıldığında Jean-Louis Baudry’nin belirttiği üzere “Sinematografik aygıt izleyiciyi ideolojik olarak konumlandırır.” Kameranın belirli bir bakış açısını merkezileştirmesi, kurgunun gerçekliği yeniden inşa etmesi ve karanlık salonun izleyiciyi pasif bir konuma yerleştirmesi, algıyı yönlendiren unsurlardır.
Sinemanın politik kimliğinin başat unsurlarından biri de temsildir. Stuart Hall’un tanımlamasına göre “Temsil, anlamın üretildiği ve mücadele edildiği bir alandır.” Sinemada kahramanlar genelde hangi etnik kökene sahiptir, azınlık kesim kimlerdir ve fakirlik kimler tarafından nasıl temsil edilir? Bu soruların yanıtları, filmlerin ürettiği ideolojik çerçeveyi görünür kılar.
Ayrıca film türleri dahi politik anlamlar taşır. Bilim kurgu filmlerinin teknoloji ve iktidar korkularını işlemesi, romantik komedilerin heteronormatif ilişkileri merkezileştirmesi ve aksiyon filmlerinin bireysel kahramanlık anlatıları üretmesi ideolojik yapılarla ilişkilendirilebilir.
Sonuç olarak filmlerde politiklik açık ya da örtük biçimde görülebilir. Savaş filmleri politik içeriğini doğrudan ortaya koyarken aile filmleri daha örtük bir politiklik taşır. Jean-Luc Godard’ın belirttiği gibi “Önemli olan politik filmler yapmak değil, filmleri politik yapmaktır.” Bu ifade, salt apolitik bir sinemanın var olmadığını göstermektedir.

