Neva Gündoğdu
Bir siyasi figürün gerek bir platform gerekse bir otobüs tepesinde, altında sözlerini dinlemek için bekleyen halk ve yanında halkın beklediği bu sözleri yazan danışmanlarla, sesini tüm seyircisinin alkış ve övgülerinden yüksek çıkaracak bir mikrofona yaptığı konuşma; seyircisinin önünde yeni bir umudun maskesini takar. Aynı umut maskesiyle “şöhret” ödentisini** talep eder seyircisinden. Bu yanıyla sunulan konuşma, 1600’lü yıllarda bir Elizabeth tiyatrosunun tahtadan sahnesinde sergilenen ses getirmiş bir oyundan pek de farklı değildir. Seyirciye büyük, görkemli tavırlarla bu kusursuz sahnede sunulur “fikir” ve perdenin sonunda tanık olduğu gürültü ve gücün derin tesiri “fikri” seyircinin aklına gömer. Fikir, oyunun şehir duvarlarına asılmış her posteriyle, hakkında konuşan her kişiyle sulanır ve yeşerdiğinde saldığı kök ne kadar sağlamsa o kadar zorlaşır bir başka oyun yazarı ve kumpanyanın eliyle sökülüp atılması.
Güçlü bir kalemin oyununun iyi bir oyuncunun ağzından, özenle dikilmiş kostümler içinde sahnelenişi öylesine etkilidir ki oyuna tanık olanların dilinde büyüyüp yayılarak, takdir kazanarak, kağıt üzerine basılıp okuyucu ve akademisyen ellerinde dolaşarak, sınıf içlerinden evlere dünyanın her köşesine yayılıp bütün bir neslin aklına aynı korkuyu, umudu, şüpheyi düşürebilir ve hatta dönemleri noktalayıp yenilerini başlatabilir. Böylesine etkili bir oyunun zamana meydan okuması kaçınılmaz. Sadece zamana değil, diğer her yazara, her fikre, kendinden önce var olmuş ve kendinden sonra yazılacak her oyuna meydan okur. Halkın takdirini ve hatta sadakatini kazanmak basit bir tiyatro oyunundan sıradan bir insana, herkesi ölümsüz yapabilir. İşte tam da bu yüzken “on kai me on” ancak “to be or not to be”nin gölgesinde yer bulabilir kendine.
Tiyatro sanatına yakın veya uzak olmak fark etmeksizin neredeyse her milletten her insan “to be or not to be” yani “olmak ya da olmamak” sözünü duymuştur. Çoğu kişinin nazarında tarihin en iyi oyun yazarı olan William Shakespeare’in şüphesiz en ünlü oyunu Hamlet bir tirad içinde sunuyor bize “olmak ya da olmamak” veya bir başka çevirisiyle “var olmak mı, yok olmak mı?” ikilemini. Aslına bakarsanız yeni ve benzersiz bir fikir değil bu, aksine yıllar boyu bir çok yazarın, düşünürün aklını yormuş bir mesele olmak ya da olmamak ayrımı. Günümüzde “varoluşsal sancı” olarak tanımlanılabilecek bu ikilemi Shakespeare oyununda intiharı düşünen Hamlet’in içinden geçenleri anlatmak için kullanıyor. Bu “to be or not to be”nin İngiliz tiyatrosuna ilk yansıyışı değil. Shakespeare’in Hamlet’in yazımını bitirmesinden birkaç yıl önce, Christopher Marlowe, Doktor Faustus oyununda aynı ikilemi Antik Yunanca karşılığıyla “on kai me on” yani “olmak ve olmamak” şeklinde kullanıyor. Aynı dönemin ve aynı ülkenin iki şairi aynı ifadeyi yazdı; seyircisinden talep ettiği şöhret ödentisini alabilen “to be or not to be” tiyatro tarihinde bir devrin simgesi olurken “on kai me on” bir tiradın dört kelimesinden ibaret kaldı.
Shakespeare’in Hamlet’i bir oyunun elinde yazarın ve yazarın elinde oyunun nasıl ölümsüzleşebileceğinin en sağlam kanıtı, evet, fakat Hamlet tiyatronun bundan çok daha farklı bir yetisini anlatıyor bize. Tiyatro, yazarının fikirlerini en güzel şekilde pazarlayabileceği gibi üstü örtülmüş, saklı bir gerçeği de gözler önüne serebilir. Bunu Shakespeare bize ‘oyun içinde oyunla’ gösteriyor. Kısa bir özet geçecek olursak; Danimarka kralı kendi kardeşi tarafından öldürülüyor ve tahta katil kardeş geçiyor. Eski kralın oğlu prens Hamlet ise amcasının babasını katlettiği gerçeğini öğrendiğinde bunu, işlenen cinayeti bir grup oyuncuya yeni kral amcası ve soyluların önünde tiyatro biçiminde oynatarak gösteriyor. Shakespeare ile tiyatro sanatı aynı anda hem tekelleşiyor hem de devrim denilebilecek bir başkaldırı sergiliyor. Yani gerek bir platform gerekse bir otobüs tepesinde, altında sözlerini dinlemek için bekleyen halk ve yanında halkın beklediği bu sözleri yazan danışmanlarla, sesini tüm seyircisinin alkış ve övgülerinden yüksek çıkararak yapılan bir konuşma -karşımıza ister bir miting ister tiyatro oyunu suretiyle çıksın- hem derinlere kök salmış bir fikrin tohumu hem de gömülü gerçeklere ışık tutacak bir devrimin ilk kıvılcımı olabilir. Ona istediği sureti vermek ise tamamen yazan ve oynayanların elindedir. Belki de bu nedenle sanat, hem halk üzerinde politika kadar etkili bir unsur hem de saklayacak hakikatleri olan kimselere karşı güçlü bir silah. ‘Yanlış hakikatleri’ anlatmasından, yanlış fikirler ve şüpheler yeşertmesinden korkulan bir oyunu perde arkasına saklayıp buradan çıkarmamak, bir tüy kalemi ortadan ikiye kırmak kadar kolay gözüküyor belki, fakat amaç, fikre pranga vurmaksa hiçbir uğraşın faydası yok. Sana göğü bir kafes içinden izletmek istiyorlarsa; “Homo, fuge”, uç insanoğlu.***
*Latince; sanat ve politika
**Friedrich Nietzsche, şöhreti bir ödenti ve ödentilerin en kötüsü olarak tanımlar.
***Christopher Malowe’un Doktor Faustus eserinden.

