Ömer Can Demirci
Yazıya öncelikle Ortadoğu’nun güncel durumundan bahsederek girmenin faydalı olacağını ve aslında başta alakasız gözükse de bağlantılı olduğunu düşündüğüm bir yerden girmenin faydalı olacağına inanıyorum.
Emperyalizmin saldırganlaştığı, askeri müdahaleler ve jeopolitik kontrol ile sermayenin sömürge ihtiyacını karşılayan ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarının bize birkaç şeyi hatırlattığını söyleyebiliriz: Tek kutuplu dünya düzeninde ABD haydutluğunun hesapsız kitapsız bir şekilde, artık sözde de olsa bahanelere bile ihtiyaç duymadan, İsrail birlikteliğiyle bölgeyi kana buladığını; sözde uluslararası “hukukun” ve onun “insan haklarının” ne denli işlevsiz, cici kavramlar olduğunu. Ve bugün ABD ile NATO’yu dizginleyecek olan şeyin başka bir şey olduğunu.
İran’ın ABD’ye karşı savaşının 40. gününde görünüyor ki İran, yeni kuşaklara ABD’nin veya daha geniş bir kavramla emperyalizmin yenilebileceğini göstermiş, “2. Vietnam vakası” gibi popüler laflara yol açmış, adeta insanlarda “ABD’ye bir devlet karşı koydu” tarzı bir düşünce yaratarak karizmasını artırmış gibi görünüyor. Popüler ve ideolojik olarak biraz zayıf olan bu cümlelerden birkaç sonuç çıkarılabilir. Bu sonuçlardan biri de emperyalizme karşı “Dur!” diyebilecek bir “taraf”, “devlet” veya “grup” arayışında olduğudur. Tarihten biliyoruz ki böyle bir “taraf” vardı: “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği.
Savaşın bir diğer dikkat çeken noktası, İran’ın füze teknolojisiydi. İran, İslam Devrimi’nden bu yana ambargolara maruz bırakılmıştı. Yaklaşık 40 yıldır kendi kendine yetme politikasıyla ve görece devletçi, kamucu yapısıyla (İran’ın sosyalist bir devlet olmadığını unutulmamalıdır) bu alanda gelişmeler göstermiştir; bugün gelinen noktada bu, İran’ın kullandığı en önemli stratejilerden biri olmuştur. Bu durum, kendi kendine yeterliliğin ve kamuculuğun önemini göstermiştir. Yazımızın başlığına bağlayacak olursak eski bir döneme, tek kutuplu olmayan, ABD emperyalizmine karşı dik duran, kamucu bir devletin olduğu döneme; yani SSCB’nin olduğu döneme geri dönüş yapacağız. Özellikle gözlerimizi 1960’lara, Uzay Yarışı’nın yaşandığı döneme çevireceğiz.
Soğuk Savaş’ın bir parçası olan Uzay Yarışı, ABD ve SSCB arasındaki önemli rekabeti alanlarından biriydi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra teknoloji hızla gelişmeye başlamış; ABD, SSCB ile kültürel, teknolojik ve bilimsel bir mücadeleye girmiştir. SSCB, planlı ekonomisiyle ve eğitimde kurulduğu 1917’den bu yana gösterdiği hızlı kalkınmayla olağanüstü başarılara imza atmış; ABD’ye ve ABD emperyalizmine karşı durabilen en büyük devlet olmuştur.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra harap olan Avrupa, Marshall planı ile ABD’ye entegre olmuş, beyin göçü vermiş ve savaş sonrasında hasar gören altyapıları onarılmıştı. Marshall planları kredileriyle yeniden inşa sürecine girseler de bu kredinin amacı onları ABD pazarına dahil etmekti. Kapitalizmin doğası gereği kısa sürede kar getirmeyecek işlere yatırım yapmak anlamsızdı bu yüzden tekrar teknoloji geliştirmek yerine ABD’nin ortağı olmak daha karlı idi.
Sovyetler birliğinde ise durum tam tersiydi onlar farklı bloğu temsil ediyorlar bağımsız bir işçi devletiydiler ve üretimin kar amaçlı değil işçi sınıfının ihtiyaçlarına ve çıkarlarına odaklı olduğu bir devletti.
Sovyetler Birliği’nin Uzay Yarışı’nda uzaya ilk insanı gönderebilmesi, onun halkçı bir eğitim sistemine, bağımsızlığına ve kamucu ekonomisine bağlanabilir. Sosyalist bir devlet olan SSCB’de eğitimin başarısı, onun bilimsel ve halkçı olmasına dayandırılıyordu. Eğitim tüm insanlar için; kadın, erkek, yaşlı, köylü herkes için doğal bir haktı ve herkesin eğitime katılımını sağlıyordu. Çünkü amaç bir insan yetiştirme projesiydi, insanlar bir istatistik değil eşit hakları olan toplumu var eden emekçiler olarak görülüyordu. Bu yüzden Sovyetler Birliği tarafından uzaya yollanan ilk insanın Yuri Gagarin gibi birisi olması tesadüf değildir.

(Yuri Gagarin)
Yuri Gagarin, Kluşino köyünde bir kolhoz (Sovyet kolektif çiftliği) işçisi olan marangoz bir baba ile süt sağımcısı bir annenin çocuğuydu. Pilotluktan önce Moskova yakınlarındaki bir çelik fabrikasında döküm işçisi olarak çalışmıştı. Köylü bir aileden gelen Yuri Gagarin, Sovyet eğitiminden geçmiş başarılı bir pilot olarak SSCB’nin eğitim sistemini yansıtan önemli bir unsur olmuştur. Gagarin’in zihinsel ve fiziksel olarak başarılı olması onu diğer adayların önüne geçirmişti; bununla beraber bir başka özelliği de sosyalizmi temsil edebilecek durumda olmasıydı, zira o köylü bir aileden geliyordu. Sovyetler, “sıradan” halktan gelen bir insanın bile uzaya gidebileceği mesajını tüm dünyaya göstermek istedi ve bunu başardı. Uzayda bir “komünist” vardı ve o, uzaydaki ilk kişiydi.

(Yuri Gagarin’in haberi yaşlı köylüye gösteren SSCB’li çocuk.)
ABD’nin uzay programı ise daha çok imtiyazlı sınıflardan gelen, seçkin bir imaj üzerine inşa ediliyordu. Gagarin’in bir dökümhanede işçilik yapmış ve köylü bir aileden gelen birisi olması, iki sistem arasındaki sınıfsal uçurumu görünür kılmıştır.
Yuri Gagarin’in uçuş görevi Vostok 1 olarak isimlendirilmiş ve 12 Nisan 1961’de Sovyetler Birliği tarafından fırlatılmıştır. Bu, 108 dakikalık bir görevde Dünya çevresinde tek bir yörüngeyi tamamlayan, tarihteki ilk insanlı uzay uçuşuydu. İnsanlığın bir gün ölü yıldızlara ışık gönderebileceğine, galaksilere uzanabileceğine dair ilk umudumuz olmuş ve o ışığın emekle yayılacağını tüm dünyaya göstermiştir. Uzaya ilk insanlı görev SSCB tarafından yapılmış ve başarıya ulaşmıştır. Bu gelişme ABD’de bir şok etkisi yaratmış ve başkan Kennedy’nin NASA’yı fonlama çalışmalarını hızlandırmasına yol açmıştır.
Ancak Kennedy’nin fonlamayı hızlandırması; saf bir bilimsel merakın, medeniyeti geliştirme arzusunun bir sonucu değildi. ABD’de uzay programının arkasındaki asıl itici gücü, askeri hırs ve askeri teknoloji tekellerinin kâr hırsı olarak yorumlayabiliriz. Her şeyde olduğu gibi burada da “Hangi sınıf için?” sorusunun sorulmasının önemli olduğunu vurgulamak gereklidir. Meşhur bir sözdür; kapitalizmin her zaman demokrasi için önemli olduğuna dair söylemlere Lenin’in cevabı, “Peki kimin için?” olmuştur. Buradan hareketle Uzay Yarışı’nda da kilit soru, her zaman “Hangi sınıf için?” sorusu olmalıdır. Somut bir şekilde görüyoruz ki ABD emperyalizmi için bilim ve teknoloji, sermayenin saldırganlığının bir aracı olmuştur.
Daha önce de belirttiğimiz üzere herhangi bir kâr odaklı yapının olmayışı, “hangi yatırımın ne kadar hızlı ve ne kadar fazla geri dönüş yapacağı” gibi kaygıları ortadan kaldırdığından; salt bilimin ve teknolojinin gelişimi daha çok ihtiyaçlara dayandırılmış, halkın bilgilenmesi öncelik hâline getirilmiştir. Bu yüzden teknolojinin sınıfsal bir karakteri olduğu iki devlet örneğinde de gözükür; hangisinin hangisi olduğunu elbette belirtmeye gerek yoktur. Batı’da kişilikler kahramanlaştırılıp bilimsel ve teknolojik başarılar genellikle tek bir kişiye atfedilirken, bunun arkasındaki tarihsel sürecin genellikle atlandığını görürüz. Onu var eden ve tarihten bu yana gelen birikim ile emek göz ardı edilir ve bir “kendiliğindencilik” gösterilir. Oysa gerçek böyle değildir; bilimsel düşünce ve teknoloji yüzyıllar boyunca otoriteye, gericiliğe karşı gelmiş kolektif bir üretimdir. O geliştikçe üretim araçlarını geliştirmiş, toplumu dönüştürmüş ve üretim ilişkileriyle gelişmiştir. Bu yüzden bilim bir kişiye ait değildir ve arkasında toplumsal bir üretim vardır. Uzay Yarışı’nda, iki farklı yönetimin farklılığı ve bilime bakış açısı gözlenebilir. Örneğin Gagarin, bu başarının Sovyet bilim insanlarının, mühendislerinin ve işçilerinin ortak emeği olduğunu vurgulamıştır.
Kısacası teknolojinin sınıfsal bir karakteri vardır; kimin elinde olduğu ve hangi amaçla üretildiği onun özünü belirler. Gagarin o gün yıldızlara ulaştığında arkasındaki emeği, işçileri ve kolektif üretimi temsil ediyor ve tüm dünya emekçileri adına uzay görevini tamamlıyordu. Bugün uzay araştırmaları, milyarder tekellerin elinde; kâr ve silah endüstrisi odaklı gelişmektedir.
Gagarin’in uzaya çıkışı sadece sosyalizmin bilim anlayışının kapitalizm üzerinde kurduğu üstünlüğü göstermekle kalmamış; evren ve maddeye olan algımızı genişletmiş, idealizmi yenmiş ve kadercilik, metafizik gibi kavramları alaşağı etmiştir. Diyalektik materyalizmin zaferini yıldızlara duyurmuştur. Evren, kızıl yıldızla tekrar aydınlanmıştır. Bugün bize gereken halkçı, kamucu, bilimsel-laik bir düzendir; medeniyetin kurtuluşu yıldızlarda, özellikle de kızıl yıldızdadır!





Daha ileri okuma için
Yuri Gagarin – Yıldızlara Giden Yol (Road to the Stars) okumanızı öneririz.

