Kübra Farcad
Sabahattin Ali kısacık yaşamına rağmen bıraktığı eserleriyle kalplerde yer edinen edebiyatımızın önemli bir ismi. Bize bıraktığı miras ise sadece kitapları, çıkardığı dergiler ya da yazdığı şiirler değildi. Aynı zamanda, baskıya, eşitsizliğe ve sömürüye karşı kalemiyle verdiği mücadeleydi. Sabahattin Ali, edebiyatı yalnızca duyguların anlatıldığı bir alan olarak asla görmedi. O halkının yaşadığı yoksulluğu, adaletsizliği, sınıfsal eşitsizlikleri ve baskıyı her zaman eserlerinde işledi. Bu yönüyle Sabahattin Ali, yaşadığı dönem boyunca yalnızca bir yazar olmadı, düzenin çürümüş, köhnemiş yanlarını meydana çıkaran politik bir aydındı.
Sabahattin Ali’yi okumak, anlamak o dönemde halkın, yaşadığı krizlerden, baskılardan, haksızlıklardan ve yaşanmışlıklarından geçer. Sabahattin Ali’nin eserlerinde dile getirdiği bu toplumsal gerçeklikler, aslında onu kendi yaşamında da yakalayan tecrübelerden geçiyordu. O, Birinci Dünya Savaşı’nın içine doğmuş yazarlardan biriydi. Savaşın zorluklarını en çetin yerde, Çanakkale’de yaşadı. Öğretmenlik okulunu bitirdikten sonra ilk olarak Anadolu’da öğretmenlik yapmaya başladı ve bu süreçte köylüleri ve sınıfsal eşitsizliklerini; halkın yaşadığı baskıları, ezilmişlikleri yerinde gördü. Cumhuriyet’in Almanya’ya gönderilen ilk öğretmenlerindendi Sabahattin Ali. Almanya’da geçirdiği günler fikir hayatının şekillenmesindeki en etkili dönemlerden biriydi. Almanya’ya gitmeden önce Nihal Atsız’ın da içinde bulunduğu Türk Ocakları’yla yakınlığı olmuştu fakat Almanya’da yükselen faşizmi görmesi ve maruz kalması fikirlerinin değişiminde son derece etkili oldu. O yıllar Almanya için çok kritikti; ekonomik kriz, işsizlik, işçi hareketleri, sosyalistler ve mücadele verdikleri faşizm iç içeydi. Sabahattin Ali bu ortamda sadece “Batı” görmüş bir öğretmen olarak dönmedi. Dünyaya daha sınıfsal, daha politik bakan biri olarak döndü. “Bir insanın bir vicdanı varsa eğer, solcu olmaktan başka bir seçeneği yoktur.” sözlerinden bunu en net şekilde biliyoruz. Sabahattin Ali’nin sola yakınlaşmasında bir diğer etki de döneminin diğer ilerici aydınlarıyla buluşmasıydı, Nazım Hikmet’le tanışması bu etkilerin başında gelir diyebiliriz. O dönem Nazım da Sabahattin Ali’nin yazdıklarından etkilenmiş ve Sabahattin Ali’nin kalemiyle ilgilenmiştir.
Sabahattin Ali’nin kendi siyasetini ve eleştirilerini en yoğun yazdığı dönemlerden biri Aziz Nesin, Mustafa Mim Uykusuz ve Rıfat Ilgaz’la birlikte çıkardıkları Markopaşa Dergisi zamanlarıydı. II. Dünya Savaşı sonrasında ülkede büyük bir ekonomik sıkıntı, hayat pahalılığı ve siyasal baskı ortamı vardı. Gazetelerin büyük kısmı ya doğrudan iktidar yanlısıydı ya da açık bir muhalefet yürütemiyordu. İşte Markopaşa, tam da bu dönemde yayın hayatına başlamış oldu. Halkın öfkesini, sıkışmışlığını, eşitsizlikleri açıkça dile getiren halkçı, muhalif siyasi bir mizah dergisi olarak… Markopaşa’nın etkisi halkta ve ülkenin aydın çeperinde ilgi görmekteydi. Bu ilgi arttıkça baskılar da büyüdü. Dergi ve yazarlar hakkında sürekli davalar açıldı, sayılar toplatıldı. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve diğer üyeler sık sık hedef gösterilmeye başlandı. Onun ilk ciddi baskıyla karşılaşması, öğretmenlik yaptığı dönemde, “komünizm propagandası yaptığı” şüphesiyle gözaltına alınmasıydı. O günlerden Markopaşa günlerine kadar gözaltılar ve baskılar giderek artmaktaydı. Sabahattin Ali’yi bu dönemlerde faşist Hüseyin Nihal Atsız’da hedefine aldı. Atsız, dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı bir mektupta Sabahattin Ali için “vatan haini komünist” ifadelerini kullanmıştı. Nefretini akıtamayan Atsız, Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanına karşı son derece sert bir eleştiri de yazmıştır. Faşist Atsız’ın iddiasına göre romanın, o dönemdeki milliyetçi ve Türkçü çevreleri aşağılamak için yazıldığıydı. Ayrıca romandaki “Nihat” karakterini de kendisini (Nihal Atsız’ı) temsil ettiğini ve bu yolla Sabahattin Ali’nin kendisine hakaret ettiğini de iddialarına ekledi. Sabahattin Ali bu hakaretleri üzerine Atsız’ı dava etti. 3 Mayıs 1944’teki duruşma günü Ankara’da gergin geçti. Faşistler adliye önünde toplandı, Sabahattin Ali’nin kitaplarını yaktılar ve ona saldırdılar. Davanın sonucunda ise Atsız suçlu bulundu ve ceza aldı. 1948 yılına gelindiğinde Sabahattin Ali yazıları nedeniyle sürekli hapse giriyor, dergileri kapatılıyor, kamyon şoförlüğü yaparak ailesini geçindirmeye çalışıyordu. Hakkında kesinleşen hapis cezaları da kapıdaydı, her an tutuklanabilir ve yıllarca hüküm giyebilirdi. Arkadaşlarına “Hapiste çürümektense, Avrupa’da yazmaya devam ederim” diyerek ülkeden bir süreliğine çıkmak istiyordu, çünkü güvende hissetmiyordu. Ancak devlet ona pasaport vermedi. Yasal yollar Sabahattin Ali için kapanmıştı ve geriye tek bir seçenek kalmıştı kaçak bir şekilde sınırı geçmek. 1948 yılında, kendisini sınırdan geçireceğini söyleyen Ali Ertekin adlı biriyle yola çıktı ve Sabahattin Ali’den bir daha haber alınamadı. Katili Ali Ertekin yakalandığında, “milli hislerinin galeyana geldiğini”, Sabahattin Ali’nin kendisine “komünist propaganda” yaptığını ve Türkiye’de ihtilal çıkaracağını söylediği için onu sopayla öldürdüğünü itiraf etti. Altı ay hapis yattı sonrasında dışarı çıktı. Cinayetten tam 2,5 ay sonra, 16 Haziran 1948’de bir çoban tarafından Sabahattin Ali’nin tanınmaz haldeki cesedi bulundu. Otopsi için Kırklareli’ne götürülen naaşı, daha sonra İstanbul’a gönderildi ancak orada “kayboldu” denilerek ailesine teslim edilmedi. Ölümü hakkında birçok iddialar ortaya atıldı, kimi emniyet tarafından işkenceyle öldürüldü dedi kimi Ali Ertek’in bir tetikçi olduğunu söyledi. Ne olursa olsun aslında onun ölümü yıllar süren baskıların ve susturma politikalarının sonucuydu.
Faşistlerin, gericilerin, anti-komünistlerin, egemen sınıfa mensupların düşmanıydı Sabahattin Ali. “Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun.” Dediği üç beş kişinin düşmanıydı. “Kendi menfaatlerini milletlerin menfaatinden üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara lanet olsun…” dediğinde üstüne alınanların düşmanıydı. O istedi ki, “bu topraklar üzerindeki insanlar, kafalarında taşıdıkları fikirlerden dolayı değil, bu yurdun ve bu halkın yararına yahut zararına yaptıkları işlerden hesap versinler. Bu iş incelenirken, koltuğuna ısınmış beş on hazır yiyicinin menfaati, keyfi değil, milletin hayrı düşünülsün”.
Ne yazık ki Sabahattin Ali, halktan yana olmanın bedelini hayatıyla ödemiştir. Zamanında onu susturmak için hayatını alanlar Sabahattin Ali’nin de dediği gibi “Bunlar, gürül gürül akan hayat nehrinin yanında vızıldayan ve bu suya alâkaları ancak onu kirletmek şeklinde görülebilen sineklerdir.” Ancak bundan ibaret olabilirler. Sabahattin Ali ise Nazım’ın da dediği gibi “Sabahattin, Türkiye halkının ve Türkçenin en namuslu, en yurtsever, en istidatlı evlatlarından biridir.”

