Biz başka alem isteriz

Silahlanma: Neden ve Nasıl?

Silahlanma: Neden ve Nasıl?

15-16 yaşında çocukların nasıl oluyor da bir saldırgan, bir katil olabildiğinin sorulması gerekmektedir. Öncelikle soruya dikkat edelim: “Bir katil nasıl doğar?” diye sormuyoruz çünkü bir katil doğmaz. Her bir insan doğduğunda masumdur. Bir bebek ne katildir ne de hırsız. Katil olarak doğmayan bir insanı katil yapan maddi dünyadır, dış dünyadır; yani yaşamdır. En baştan söyleyelim: Bir katil, saldırgan, hırsız, ne türden bir suçlu olunursa olunsun, onu bir suçlu yapanın maddi dünya olması suçu ortadan kaldırmaz ve biz de kaldırdığını iddia etmiyoruz; tersine, suçu kabul ediyoruz ki sebebini ve nasıl engellenebileceğini tartışıyoruz.

Hukuksal

Toplumdaki bireysel saldırıları engellemek “modern” hukukun temel amaçlarından biridir. Bir şey ile sorunu olan her bir bireyin sorunu kendi yöntemleri ile çözmesinin düzensizliğe, hatta kaosa yol açacağı şüphesizdir. Bu da düzenin, yani egemen patron, sermaye sınıfının istikrar arayışına ters düşmektedir. Bunun için mahkemelere başvurarak sorunu çözmeye çalışmamız, hukuka güvenmemiz öğütlenir. Burada egemen sınıf için yönetilenlerin hukuk sınırları içinde kalması, aynı zamanda düzen sınırları içinde kalması anlamına da gelmektedir. Yani var olan hukuk, egemen sınıf için düzeni şekillendirmenin aracı olduğu gibi egemenliğini sürdürmenin de bir garantisidir.

Burjuva hukukunun sınırlarına ve amaçlarına daha fazla girmeden, ülkemizde bu hukukun dahi var olan durumuyla işlemez olduğunu, anayasanın rafa kaldırıldığını söyleyebiliriz. Bunun sonucu olarak burjuva hukukunun temel özelliklerinden olan yasalar önünde eşitlik ilkesinin gerçekte bir göz boyamadan ibaret olduğu ciddi anlamda görünür olmuş ve “adalete” güven azalmıştır. Hukuka, mahkemelere duyulan bir güven olmadığında bireylerin sorunlarını kendileri çözmeye ya da cezayı kendileri kesmeye çalışması ise son derece olağan bir durumdur.

Verilere bakıldığında, dünyada BM’ye, Türkiye’de anayasaya ve hukuka duyulan güvenin anlamlı düzeyde azalması; vaatler ve var olan düzen arasındaki makasın açılması ile doğrudan ilişkilidir. Bireysel silahlanmanın artışının etkenlerini de tam burada aramak gerekmektedir. Son yıllarda ülke olarak gündemimize giren okul saldırıları da bireysel silahlanmanın basit ama çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımızda durmaktadır.

Vadedilen ve Var Edilen

II. Paylaşım Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’nin ve sosyalizmin tüm dünya emekçilerinde elde ettiği saygınlık ve var ettiği umut, egemen patron sınıfına sosyalizmin nihai zaferinin yolda olduğu korkusunu salmıştır. Patron sınıfı çözümü, çıkarlarından geçici süreliğine vazgeçerek sosyal refah devletleri var etmek ve kapitalizmin tam da bu olduğunu propaganda etmekte bulmuştur. Kapitalizmin vadettiği bu düzen ile var ettiği düzen arasındaki makas ise korkunun da azalmasına paralel olarak 80’lerden bugüne sürekli açılmaktadır. Bu değişim aynı, belki de daha şiddetli bir şekilde Türkiye’de de yaşanmıştır.

Türkiye’de yaşanan değişim, AKP iktidarı ile hız kazanan karşı devrim süreci ve beraberinde getirdiği rejim değişikliğinde somutlanmıştır. Bu siyasi değişim ise dinci gericiliği kalbinde taşımaktadır. Dinci gericilik ile bezenmiş Türkiye’nin neoliberal dönüşümünün miladı ise 24 Ocak (1980) kararları ve onun uygulayıcısı 12 Eylül darbesidir. Burada dinci gericiliği İslamcı bir parti olan AKP ile sınırlandırmak yerine AKP’yi her türden tarikatın, cemaatin, İslamcı siyasetin doğal bir temsilcisi olarak görmek gerektiğinin altını çizelim.

Türkiye’de yaşanan neoliberal dönüşümün dinci gericilikle birlikte var edilmesi, eğitim sisteminde yapılan değişiklikler dikkate alındığında bize en büyük yıkımlardan birinin de bu alanda ortaya çıktığını söyleme olanağı yaratmaktadır. Öğrencileri bilimsel düşünceyle buluşturmak bir yana, adlı adınca bilimin reddedildiği bir eğitim sistemi öğrencilerin karşısına çıkmaktadır.

Kapitalizmin sosyal refah düzeninin en büyük vaatlerinden birinin de eğitimli olunarak sınıf atlanabileceği ya da refah içinde bir hayat sürülebileceği olduğu hatırlanmalıdır. Bu vaadin temelinde ise kamusal eğitime dayanan bir fırsat eşitliği bulunmaktadır. Gelinen noktada ise sadece Türkiye ile sınırlı olmamak üzere eğitimin kamusallığı tamamen ortadan kalkmıştır. Diğer açıdan bakarsak fırsat eşitliği illüzyonunun eğitim ayağı da düşmüştür. Ülkemizde MESEM projesi ile billurlaştığı üzere devlet okulları sermayeye ucuz iş gücü sağlama kurumlarına dönüşmüştür.

Birey ve Toplum

Piyasalaşma ve gericiliğin hâkim olduğu bu tabloda doğan ve büyüyen çocukların daha fazla amaçsız ve umutsuz olduğu rahatlıkla söylenebilir; ancak bir birey amaçsız ve umutsuz olsa dahi hayatta kaldığı sürece rahatsızlık duymayı hiçbir zaman bırakamaz. İşte bu rahatsızlık da her zaman bir çözüm arayışını ya da bekleyişini beraberinde getirir. Ülkemizde çocuklara ve gençlere gösterilen ya da çocukların ve gençlerin gördüğü çözüm ya kolay yoldan para kazanmak ya da kaçıştır. Bunlar ülkemize özgü değil, kapitalizmin her zaman öğütlediği çözüm yollarıdır. Kapitalizme göre ömrü boyunca çalışmış ama hâlâ yoksul olan bir emekçi akılsızdır; kapitalizmin yarattığı fırsatları değerlendiremeyecek kadar akılsızdır. Bunun bir sonucu olarak kumar, borsa, çetecilik, sosyal medyacılık (saçmalayıp popülerleşmek gibi yöntemlerle), dolandırıcılık, makamcılık, hırsızlık gibi akla gelebilecek her türlü ahlaksız faaliyet, kolay yoldan para kazanmanın bir yolu olarak gençlikte yaygın bir şekilde meşruluk kazanmıştır. Kaçış olarak ise alkolizm ve uyuşturucu kullanımı gençlikte her zamankinden daha yaygın hâle gelmiş; sosyal medya da kaçışın en “teknolojik” yöntemi olarak gençlikte adeta görünmez bir zehre dönüşmüştür.

Yaşama duyulan öfkenin temel var edeni var olan sistem, yani kapitalizmdir; çünkü hayatlarımızı en nihayetinde şekillendiren odur. Bu öfkenin doğru yöne akıtılamaması birey için bir çıkışsızlık olmakla birlikte, sorunlardan doğan bireysel öfkenin nelere sebep olabileceğinin de sınırı yoktur. Okul saldırılarını da bu bağlamda değerlendirmekte bir engel yoktur.

Örneğin, bireysel ilişkilerdeki son derece bireysel görünen bir sorunun dahi “düzenle ne ilgisi var” denilemez. Profesyonel psikolojik destek alamamak başta olmak üzere bir bireyin, okul saldırıları dâhilinde bir öğrencinin, bireysel sorunlarıyla baş edememesi ya da bunlara nasıl yaklaşacağını bilmemesi bir kader değildir. Tüm bu beceriler ve daha fazlası formal, informal ve farklı şekillerde tanımlanabilecek eğitimlerle kazandırılabilmektedir; ancak bu ve daha fazla beceri bireye kazandırılsa dahi eğitim tek başına çözüm olmaktan hâlâ çok uzaktır. Bir bireyin zihninin yaşadığı toplumdan yalıtık bir şekilde şekillendiğini düşünmek mümkün değildir. Öyle ki toplumsal yaşam, eğitimin bireyde var ettiği her şeyi tam tersine çevirme gücüne sahiptir. Formal eğitim dâhilinde bir öğrenciye sorun yaşadığı arkadaşına fiziki zarar vermesi asla öğretilmemiş, tersine bunun yanlış olduğu öğretilmiştir; ancak öğrenci/çocuk bunu okul dışındaki toplumsal yaşamından öğrenmekte ve silahla arkadaşını vurabilmektedir. Öğretilen ya da makbul kabul edilen şeyin yaşanılan yaşamda, toplumda işe yaramaz olması da başka, belki de daha önemli bir sorundur. Yine bir örnek verecek olursak “kaba kuvvet hiçbir şeyi çözmez” diye öğretilen öğrenci/çocuk, kaba kuvvetin toplumda birçok şeyin çözümünde kullanıldığını görmektedir. Toplumsal yaşamı değiştirmeden teker teker bireyleri değiştirmeye çalışmak ne yazık ki sonuçsuz bir çabadır. Toplumsal yaşamı, toplumu değiştirmek ise yalnızca ve yalnızca düzeni değiştirmekle mümkündür.

Bireysel ilişkiler gibi bireysel sorunların asla son bulmayacağını belirtelim; “kapitalizm yıkıldığında bireysel sorunlar da son bulacaktır” gibi bir çıkarımda bulunmuyoruz, bulunulamaz.

Görünür ya da tetikleyici sorunun zihindeki tek sorun olmadığı da altı çizilmesi gereken bir başka gerçektir. Deyim yerindeyse tetikleyici sorun, bardağı taşıran son damladır. Bu durumun somutlaştığı nokta, bir birey için (okul saldırıları dâhilinde bir öğrenci) hapiste olmak ya da hayatını kaybetmekle yaşamda olmak arasında bir fark kalmaması; başka bir deyişle kaybedecek bir şeyinin olmadığını düşünmesidir. Basitleştirirsek, tutunacak bir yaşam sunamayan var olan sistem, bireysel saldırılarda doğrudan sorumludur.

Okul saldırısı ve intihar gibi vakalar bu kapsamda değerlendirildiğinde, bu vakaların gelir eşitsizliğinin arttığı, yoksulluğun arttığı, krizlerin derinleştiği dönemlerde ya da ülkelerde neden arttığı da anlaşılır olabilecektir. Var olan düzende bu vakalar sistemik birer sorun olarak değerlendirilmek zorundadır. Bu sorunların adli ya da bireysel sorunlar olarak değerlendirilebilmesi ancak bu sistem ortadan kalktığında mümkün olacaktır.

En başta söylediğimiz gibi okul saldırıları bireysel silahlanmanın bir örneğidir. Verilere baktığımızda bireysel silahlanma da okul saldırılarında olduğu gibi gelir eşitsizliğinin arttığı, yoksulluğun arttığı, krizlerin derinleştiği dönemlerde artmaktadır. Pek tabii ki bireyler silahlanmayı her zaman sorunların çözümü olarak gördüğü için tercih etmemektedir. Okul saldırıları örneğinde olduğu gibi silahlanma da çok boyutlu bir meseledir.

Gerçekler Acıdır ama Çözüme Götürür

Tüm bunlardan çıkarılacak en basit sonuç, çözüm olarak sürekli işaret edilen “güvenlik” önlemlerinin bireysel silahlanma ya da okul saldırılarına gerçek bir çözüm olamayacağıdır. Sistemik bir soruna böylesine yüzeysel bir “çözüm” sunmak, duvarları olmayan bir eve çelik kapı takmaya benzemektedir.

Bu sistemin bizzat kendisi güvenli değildir ve patron sınıfı hariç kimseye güvence sunmamaktadır; yani çocukların ve gençlerin yaşadığı umutsuzluk ne yazık ki tamamen gerçektir. Çocukların ve gençlerin bu düzende bir yarınları yoktur.

Öyleyse çocukların ve gençlerin geleceğinin olmadığı bir düzenin var olmasının anlamı nedir? Anlamı, bir grup sömürücünün, yani patron sınıfının egemenliğini sürdürmesinden ötesi değildir. “Bir çözüm var mı, varsa nedir?” sorusunun cevabı işte tam da buradadır: Bu düzen, evet, kolay yoldan para kazanmak ya da kaçış haricinde bir çözüm yolu sunmamaktadır; bu sebeple de bu düzen değişmelidir. Çözüm budur. Yarınların yetişkinlerinin bugünkü amaçsızlığını ve umutsuzluğunu politikleştirmek ise bu çözümü hayata geçirmenin biricik yoludur.

Başka bir şekilde ifade edersek bireysel silahlanma ve/veya okul saldırıları sorununun gerçek çözümü silahı sisteme doğrultmakta yatmaktadır.

Lenin’den alıntılayarak bitirelim:

“İktidar savaşımında, proletaryanın, örgütten başka bir silahı yoktur. Burjuva dünyasındaki anarşik rekabetin egemenliğinden ötürü birbirinden ayrı düşmüş; sermaye köleliğiyle yerine bağlanmış; azami yoksulluğun, vahşetin ve bozulmuşluğun ‘derin çukurları’na sürekli olarak itilmiş olan proletarya, ancak, Marksizmin ilkeleri üzerinde ideolojik olarak birleşerek ve bunu, milyonlarca emekçiyi bir işçi sınıfı ordusu halinde kaynaştıran maddi örgüt birliğiyle pekiştirerek, yenilmez bir güç hâline gelebilir ve gelecektir.”

Paylaş