Biz başka alem isteriz

“Demokratik Sosyalizmin” Batı’daki Yükselişi Ne Anlama Geliyor?

“Demokratik Sosyalizmin” Batı’daki Yükselişi Ne Anlama Geliyor?

Bu sene başında Amerika’da Mamdani’nin ve yakın zamanda Berlin’de Elif Eralp’in seçimleri kazanması ile Türkiye sosyalist camiası içinde “demokratik sosyalist” akımlar popülerlik kazandı. Bundan ötürü bu akımlardan neler beklememiz gerektiği ve bu akımların sınıfsal kimlikleri sorunu önem kazanıyor. Bu yazıda da bunları inceleyeceğiz. 

Sosyalizmin var olduğu mücadele tarihi boyunca koşulların “güncel” olarak iyileştirilmesi durumu her zaman tartışılmış ve bölünmelere yol açmıştır. Devrimi aşamalara bölen ya da devrimi onu yapacak sınıftan beklemeyen bu anlayış, sadece günümüzde geçerli olan bir anlayış değildir. Dünya sosyalist tarihi boyunca Marksist kanada karşı duran bu anlayış 1917 Şanlı Ekim Devrimi öncesinde de vardı.  

Büyük Emperyalist Paylaşım Savaşı (Birinci Dünya Savaşı) öncesi süreçte Avrupa ülkeleri içerisindeki Marksistlerin “güncel şartların iyileştirilmesi” söyleminin ve kendisini bir “süreç” olarak meşrulaştırmak isteyen reformist anlayışın en önemli dayanağı ekonomizmdi. Güncel olarak bu ekonomist anlayışın varlığı gözle görülmektedir. 

Kendilerini Türkiye’nin devrimci birikimi içerisinde aktif bir aktör olarak gören sosyal demokratlar (ki kimisi de döneminde sosyalistlerin safında bulunmuştur) Türkiye’nin devrimci önderlerini kendi yoldaşları gibi anmaktan çekinmemek bir yana, onları kendi siyasetsizleştirme kampanyalarına dâhil etmektedirler. 

“Ezen sınıflar, büyük devrimcileri sağlıklarında durmadan oradan oraya sürmüş, öğretilerinin karşısına en vahşi düşmanlık, en kudurgan nefret ve en kaba yalan ve karalama kampanyalarıyla dikilmişti. Ölümlerinden sonra, onları zararsız putlara çevirmek, deyim yerindeyse evliyalaştırmak ve ezilen sınıfları “avutmak” için ve bu sınıfları aldatmak amacıyla adları bir ölçüde halelerle süslenirken, aynı zamanda, devrimci öğretiyi içeriğinden yoksun bırakma, devrimci uçlarını köreltme ve onu bayağılaştırma girişimlerinde bulunulur. Bugün, burjuvazi ve emek hareketinin içindeki oportünistler, Marksizmin bu şekilde elden geçirilmesi konusunda ortaklaşıyor.”

-Lenin “Devlet ve Devrim” 

Bugün Türkiye dışında aynı sosyal demokratlar taktıkları Marksizm maskesi ile kapitalist çekirdeğin içerisinde işçi sınıfı kitlelerini aktif siyasi alanlardan uzak bir noktaya çekmektedir. İşçi sınıfının öncüsü olduğunu iddia eden yapılar (Türkiye özelinde bir örnek vermek gerekirse 2023 seçimlerinde) sınıfa öncülük edecek bir sosyalist adaya karşı çıkmakla kalmadılar, işçi sınıfını siyasetten yoksun bir yığın ve “koşullar iyileşmeden” gelişemeyecek (ki aynı Türkiye işçi sınıfı aksini 1970 yılında sert bir hamle ile kanıtlamıştır) bir unsur olarak gördüklerini, sistemin “restorasyonunu” işaret eden kanat için oy kullanarak gösterdiler. 

Kapitalizmin içerisinde yaşadığımız krizde gündemler zam, maaş veya diğer gündelik ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Bu ihtiyaçlara getirilecek herhangi bir çözüm kısa sürelidir ve uzun vadede elde tutulabilecek bir kazanım değildir. Avrupa kapitalizminin, SSCB’nin varlığı döneminde işçi sınıfına verdiği tavizleri 1991 yılından sonra misliyle geri alması da bunun bir örneğidir. 

Bugün emperyalist çekirdeğin içerisine düştüğü krize pansuman yöntemleri ile çözüm getireceğini iddia eden “devrimci kılıklı demokratlar” anti-emperyalist söylemlerin ve “ilerici” değerlerin arkasına sığınmaktadırlar. 

Bu “devrimci” dostlarımız arasından öne çıkan kişileri incelemek ve Marksist bir yaklaşımı gözler önüne sermek önem arz ediyor. Batı’da krizin yükselmesiyle beraber medya önünde tekrar tekrar bahsi geçen bu “devrimci” dostlar kimler? Bu esen rüzgâr Türkiye’de ne anlama geliyor? Mamdani ve Elif Eralp kişiliklerinde şekillenen yeni nesil “sosyalist demokratları” tanıyalım.

Mamdani, New York seçimleri sonrası kitleler için şartların iyileştirileceği söylemleriyle ve bireyselleşmenin artık “moleküler” bir seviyeye vardığı bu dünyada birlikçi söylemleriyle dikkatleri üzerine çekti. Doğal olarak kapitalizmin etkisinin yarattığı tepki Mamdani’ye bir yönelim ve popülarite kazandırmış olacak ki bugün kendisi New York’un belediye başkanıdır. Mamdani, kazandığı seçim sonrası yaklaşık 40 yıldır başımızdan eksilmeyen “yeni sosyalizm” anlayışına eklemlenmekten geri durmadı. 

Mamdani’nin sınıfsal karakterini anlamak aslında pek zorlayıcı değil. Seçim döneminde ülkemizden de pek aşina olduğumuz, “halkçı” söylemlerini eksiltmeyen Mamdani, seçilmesinden yaklaşık dört ay sonra meydan okuduğunu iddia ettiği sermayedar “para babalarının” ayaklarına, “şehrin planlanması” ve “New York için” söylemlerinin ardına sığınarak gitti. 

New York’ta bulunan yatırım bankası JPMorgan Chase’in sözcüsü Joe Evangelisti’nin ifadelerine göre:

“Bay Dimon (JPMorgan Chase’in Başkanı ve CEO’su) ve Başkan (Mamdani) hükümet ve işletmelerin birlikte pek âlâ çalışarak New Yorklulara yardımcı olması ve şehri rekabetçi tutması adına üretken bir sohbette bulundular.”1

Benzer bir şekilde Mamdani’nin sözcüsü Dora Pekec’in ifadelerine göre:

“Başkan (Mamdani) geçtiğimiz birkaç ay boyunca iş dünyasının önde gelen isimleriyle birkaç yaratıcı görüşmede bulundu. İş dünyası ile etkileşimlerine devam etmek istiyor çünkü şehrimizde ve ekonomimizde iş dünyasının önde gelen isimlerinin oynadığı can alıcı rolün farkında.”2

Buradan hareketle, Mamdani’nin söylemlerinin şaşırtıcı olduğunu söyleyemeyiz. Ahlaki bir pusula üzerinden şekillenen ve sınıfsallığı değil ezilmişliği ya da başkaldırı yerine itaatsizliği örgütleyen, bundan beslenen bir anlayışın siyasi olarak tutarlı olmasını bekleyemeyiz. Siyasette sınıfa rol vermeyen bu anlayışın hangi sınıfın yanında olduğunu görmek hiç de imkânsız değildir. Ülkemizde de sadece belediyelerde değil, mecliste de bunu gözlemlemek mümkündür. Sınıfın sömürüsünü sürdüren sisteme karşı durmak yerine sadece “şartların iyileştirilmesi” söyleminin arkasına sığınan bu siyasi anlayış büyük kırılma anlarında ya da biraz siyasi olarak baskılandığında bir balon gibi patlar. 

Sistemin kendisi çökertilmeden sistem içerisinde “sistemden kopma” çalışmaları hiçbir şekilde meyve vermeyecektir. Bugün “sosyalist demokrat” veya “komünalist” söylemleri çevresinde şekillenen ve tarihsel olarak “anti-sovyetik” blok ile kendisini var eden bu akımların kendisinde de bunu gözlemlemek mümkündür. 

Sovyetler Birliği’ni tarihsel olarak “devlet kapitalizmi” ya da “totaliter” olarak eleştiren bu akımlar, kapitalizme karşı yükselecek sosyalizmi ve yolun sonu olan komünizmi engellemek için gerici siyasi aktörlerle işbirliğinden çekinmemişlerdir.  Bu durum, kapitalist sistemi yıkmaktan vazgeçmiş yapıların içerisindeki “eski tüfekler” aracılığı ile gözlemlenebilir. 

Şimdi dikkat çekilmesi gereken bir diğer kişiye, Elif Eralp’e bir dönüp bakalım.

Almanya’da son eyalet seçimleri ile beraber iki büyük gelişme yaşandı. Berlin’de “Die Linke” (SOL) ve Sachsen-Anhalt’ta ise AfD (Almanya için Alternatif) partileri iki büyük zafer kazandı. 

Berlin’de Die Linke’nin adayı olan Elif Eralp, Türkiyeli siyasi mülteci bir ailenin çocuğudur. Kişiler, kurumların iradesini taşır. Bu yüzden Elif Eralp’i yargılamamız gerekirse oku Die Linke’ye çevirmeliyiz. 

Önceki dönemlerde İsrail hakkında ortak bir tutum bile belirtememesi ile gündeme gelen Die Linke, tarihsel olarak Gorbaçov’un çevresinde şekillenen ve DAC’nin (Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin) yalnızlaştırılması ile çözülmesine doğru ilerleyen süreçte DAC’nin iktidar partisi olan SED’in (Sosyalist Birlik Partisi) içerisinde yaşanan ihanetin ve oportünizmin bir çocuğudur. 

7 Ekim Aksa Tufanı ve Filistin halkının 1947 yılından bugüne dek süren emperyalizme karşı mücadelesi hakkında, Die Linke Niedersachsen eyalet örgütü içerisinde kabul edilen ve temelinde anti-emperyalist bir çözümlemeden öte ahlaki bir yol içeren metne Elif Eralp’in eleştirilerini görmemiz gerekiyor. 

Serbestiyet’in yayımladığı haberde şu ifadeler geçmektedir:

“Eralp, karar metninin birçok Yahudi açısından Siyonizm kavramının ne ifade ettiğini de görmezden geldiğini belirtti. Ona göre bu kavram, birçok Yahudi için her şeyden önce “güven içinde yaşama” fikriyle bağlantılı.”

Burada “Siyonizm kavramının ne ifade ettiğini de görmezden geldiğini belirtti” ifadesine dikkat etmek gerekir. 1990’da reel-sosyalizmin çözülmesi, DAC’nin fiili varlığının sona ermesi ve AFC’nin (Almanya Federal Cumhuriyeti’nin) DAC’yi yutmasıyla beraber gelişen süreçler, Almanya’nın iki tarafında da demoralize olmuş sol için kimi sapmalara sebep oldu. AFC içerisinde, DAC’ye nazaran kapsamlı bir denazifikasyon yaşanmamıştı. İsrail hükümetiyle kurulan yakın temaslar, yeni nesil Alman milliyetçiliğini ve İsrail ile ittifakı beraberinde getirmişti. 7 Ekim sonrasında daha çok gün yüzüne çıkan ve Avrupa’da İsrail’in en büyük partneri konumunda bulunan Almanya’da, “Holokost ile yüzleşebilmenin erdemi”, yeni nesil Alman milliyetçiliğini besledi. Bu süreç, Doğuya karşı oryantalist bir bakış açısının sürdürülmesiyle birleşerek Almanya’nın “Avrupa Demokrasisi” kavramının ileri karakolu olduğu fikri etrafında şekillenen bir görüşle taçlandı.

Dikkat çekilmesi gereken başka bir husus ise, “güvende yaşama fikri”nden ve yukarıda bahsedilen diğer sebeplerden dolayı Almanya’da sol hareket içerisinde diğer ülkelere nazaran daha kuvvetli İsrail yandaşı kliklerin bulunmasıdır. Genellikle kendilerini anti-Deutsche Antifa (Alman karşıtı Anti-Faşistler) olarak tanımlayan bu yapılanma aslında sınıfsal taleplerin değil kültürel solculuğun varacağı son noktanın bir göstergesidir. Dün Yahudilerin uğradığı soykırım, bugün İsrail devletinin emperyalizm ile beraber oynadığı rolü meşrulaştırmanın bir aracı olarak kullanılıyor.

Sonuç

Kültürel sol olarak nitelendirebileceğimiz ve dünyada Mamdani ile Elif Eralp örneğinde popülerleşen bu akımların temel sorunu, siyasi rolün sınıfa verilmesi yerine mücadelenin bir ahlak anlatısı etrafında şekillenmesidir. Tarihsel olarak kendilerini Sovyetler Birliği karşısında konumlandıran kaynaklardan beslenen kültürel akımların akıbeti de kaçınılmaz olarak budur.

İşçi sınıfının siyasette aktif bir rol oynamasını sağlamaya çalışmaktansa şartların iyileştirilip devamında işçilerin kendiliğinden sınıfsal bilinç geliştireceklerini umut ederek işçileri salt “kültürel” olarak sola kaydırma girişiminde bulunan bu hareketler, işin sonunda kuyrukçuluğunu yapmaya çalıştıkları işçi sınıfı tarafından eleneceklerdir.

“Tüm ülkelerin tarihi göstermektedir ki işçi sınıfı tamamıyla kendi uğraşı ile sendikal mücadele bilincini geliştirebilmektedir…” 

“Politik sınıf bilinci işçilere sadece dışarıdan getirilebilir. Bu sadece işçi ile patron arasındaki ilişki çemberinin dışında, ekonomik mücadelenin dışından olabilir…”

 -Lenin “Ne Yapmalı”

Tamamıyla ekonomik ve koşullara bağlı kazançlar üzerine odaklanmış ve kültürel olarak kendilerini konumlandırmış bu akımlar, işçi sınıfının tarihsel kazancına doğru ilerleyen bir yol oluşturmamaktadır. Komünistlerin görevi işçilere “Neden az kazanıyorsun?” sorusunu iletmek değil, “Az kazanıyorsun çünkü” cevabını iletmektir. Bu faaliyet tekil fabrikaları aşarak tüm üretim sektörlerine taşınmalı ve böylece taçlandırılmalıdır. Güncel kazanımlar çevresinde kültürel faaliyetler yürüten ve işçi sınıfını politik değil ekonomik, kültürel ilerlemeler çevresinde bilinçlendirmeyi hedefleyen hareketler devrimci bir realiteyi ortaya koyamaz.

Paylaş