Biz başka alem isteriz

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Üzerine

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Üzerine

Geçtiğimiz ay emperyalist odakların “hümaniteryen hedefler” üzerine kurduklarını iddia ettikleri Birleşmiş Milletler, Seksen Birinci Genel Kurulunu topladı. 81. Kuruldaki bazı konuşmalar bu “hümaniteryenliğin” sınırlarını da açıkça göstermiş oldu. Bu yazıda bu Genel Kurulda emperyalist odakların ve onların işbirlikçilerinin konuşmalarını inceleyeceğiz.

Birleşmiş Milletler Ne Hakkında Konuştu?

Her Genel Kurul önce Genel Sekreterin konuşmasıyla, ardından Genel Kurul Başkanının konuşmasıyla başlar ve Genel Kurul Başkanının konuşmasıyla son bulur. Bu konuşmalar, organizasyon olarak Birleşmiş Milletlerin ne düşündüğünü aktarır.

Bu konuşmalar sırasında tek bir konu hâkimdi: dünyanın ve Birleşmiş Milletlerin içinde bulunduğu kriz. Birleşmiş Milletler, dünyanın çok kutuplu hâle dönüşmeye başladığını, şirketlerin çok büyük güçlere sahip olmaya başladıklarını, iklim krizinin yıkıcı sonuçları olacağını ve yapay zekâ konusunda küresel müdahale gerekebileceğini itiraf etti. 

Bu sorunlar daha önce yok muydu? Daha önce de şirketler tekelleşiyor ve bir yandan da küresel güçler arası gerilimler artmıyor muydu? Bunların hepsi oluyordu ancak bir miktar da olsa hasır altı edilebiliyordu. Dolayısıyla Birleşmiş Milletlerin bunları bugün ifade etmesinin altında yatan tek bir sebep var, o da krizlerin artık görünmez kılınmaya çalışılamayacak kadar keskinleşmiş olması.

Genel Sekreter, bu krizlere karşı Birleşmiş Milletlerin kendini reforme etmesi gerektiğini söyledi ve Birleşmiş Milletlerin elindeki yetkinin güçlendirilmesini ima eden söylemlerde bulundu. Yani her ne kadar “hümaniteryen” kılıflara sokmaya çalışsalar da Birleşmiş Milletler, emperyalizmin gün geçtikçe içine sürüklendiği krizine karşı çözümü emperyalizmin daha yetkin kılınmasında aradığını açıkça itiraf etti.

Avrupa Birliği Ne Hakkında Konuştu?

Avrupa Birliği’nin konuşması genel hatlarıyla Birleşmiş Milletlerin konuşmasıyla paralellik gösteriyordu, fakat kendi içinde özel bir vurgusu vardı: Rusya.

Avrupa Birliği, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın sorumlusunun Rusya olduğunu ve Rusya’nın başta Avrupa Birliği olmak üzere tüm dünya için bir tehdit olduğunu söyledi.

Avrupa Birliği’nin Rusya üzerine yaptığı bu vurgu Avrupa emperyalizminin ana hedefinin Rusya’yı kuşatmak olduğu tezini doğrulamış oldu.

Trump Ne Hakkında Konuştu?

Trump’ın konuşması diğerlerine nazaran daha uzun olup küresel çapta Küba, Meksika, İran ve doğrudan Birleşmiş Milletleri; yerel çapta da sosyal demokratları, sosyalistleri ve göçmenleri hedef aldı.

Küba konusunda Trump güncel ambargonun daha önce hiç olmadığı kadar güçlü olduğunu ve Küba rejiminin “yakında çökeceğini” söyledi. Meksika’da ise çok fazla uyuşturucu karteli olduğunu, bunların gemilerini yok ettiklerini söyledi. Ardından bu iki ülkeye birden gözdağı vermek üzere “Amerika’ya komünizm gelmeyecek ancak Küba’ya özgürlük, Meksika’ya da güvenlik gelecek.” dedi.

Trump belki kartel gemilerini yok ettiğini söylüyor olabilir. Fakat aslında yaptığı şey Küba’ya herhangi bir insani ihtiyaç malzemesinin gitmesini önlemek için balıkçı tekneleri dahil bütün gemilerin bölge denizinden uzaklaştırılması.

Bu abluka Küba’da elektriklerin kesilmesine yol açıyor. Halk açlık çekiyor, hastanelerde bebekler, çocuklar ve yaşlılar başta olmak üzere bütün halkın tıbbi yardıma ulaşımı günden güne imkansız hâle geliyor. Tüm bunlar olurken Trump da utanmazca çıkıp bunların uyuşturucu operasyonu olduğunu iddia ediyor!

İran konusunda ise Trump, İran’ı bir “terör devleti” olarak ele aldı ve Hürmüz Boğazı’nın acilen açılması için dünya devletlerinden destek talep etti. Aynı şekilde İran’daki nükleer tesislerin yerle bir olduğunu ve bunun “dünya barışı” için büyük bir adım olduğunu söyledi.

Trump’ın kendi konumunu aklamak için molla rejiminin İran halklarına uyguladıkları baskıları mevzubahis etme hakkı yoktur! Trump çok mu kendi halkının yanındadır? 

Birleşmiş Milletler konusunda ise Trump’ın Birleşmiş Milletlere iki, tabiri caizse, emri oldu: Uluslararası Ceza Mahkemesinin tasfiye edilmesi ve yapay zekâ konusuna herhangi bir müdahale yapılmaması. Trump bu taleplerini iletirken Birleşmiş Milletlere verdiği fonu %15 kestiğini ve karbon vergisi konusunda zamanında duruma müdahale ettiğini söyleyerek Birleşmiş Milletleri tehdit etmiş oldu.

Trump’ın bu taleplerinin nedenleri gayet açık. Uluslararası Ceza Mahkemesi kapatılmalıdır çünkü işgalci güçlerin Orta Doğu’daki temsilcisi İsrail’in katliam yaptığına hükmetmiştir. Yapay zekâ konusunda uluslararası bir denetim kurulu katiyen kurulmamalıdır çünkü yapay zekâ şirketlerinin ezici çoğunluğu Amerikan şirketleridir. Trump’ın bu tehditleri ve verdiği karbon vergisi gibi örnekler Birleşmiş Milletlerin işgalcilerin bir aygıtı olduğunu da böylece ispatladı.

Trump dışta bu kadar tehditkâr konuşurken iç siyaset hakkında da bir o kadar korkakça konuştu. Sosyal demokratların, komünistlerin ve antifaşistlerin Küba tarafından fonlandığını iddia etti. Bu iddianın tabii ki herhangi bir temeli yok, ambargolarla mücadele eden Küba hükümetinin buna bütçe ayırabileceğini düşünmek komik olurdu.

Peki, Trump neden bu kadar göz göre göre yalan söyledi? Aslında bunun sebebinin Birleşmiş Milletlerin konuşmasıyla bir paralellik taşıdığını söylemek gerekir. Dünyada krizler büyüyor ve dünyanın dört bir yanında halk giderek hükümetlere karşı huzursuzluk hissediyor. Bu doğrudan bir devrimci durum içinde olduğumuzu ifade etmese de büyük değişim olanaklarının kapılarının yeniden açılmaya başladığının göstergelerinden bir tanesi. Böylesi bir ortamda bu huzursuzluklarla başa çıkmak için bir yandan sosyal demokrasi güçlendiriliyor bir yandan da türlü anti-komünist safsatalar ortaya atılıyor. Trump halkı komünizmden korkutmaya çalışıyor. “Ben gidersem bu ülkeye komünizm gelir, komünizm şeytandır.” demeye çalışıyor ve böylece hem kendi başkanlığına meşruiyet kazandırmaya çabalıyor, hem de Amerikan patronlarının çıkarına komünizme karşı kara propaganda yürütüyor.

Netanyahu Ne Hakkında Konuştu?

Netanyahu’nun konuşması daha başlamadan olay yarattı. Sahneye çıkar çıkmaz onlarca ülke salonu terk etti. Konuşması ise, şaşılmadık bir şekilde, ABD ile tamamen paralel bir eksende ilerledi. Netanyahu Trump’tan övgülerle bahsetti, Trump’ın en küçük taleplerine bile konuşmasında yer verdi. Ancak beklendiği üzere konuşmasının ana teması Filistin’deki katliam üzerine oldu.

Netanyahu tabii ki katliamı reddetti. Bu gerçekliği dillendiren bütün ülkelere karşı teker teker ithamlarda bulundu. Fransa ve İngiltere’nin İsrail’e sömürgeci demesine “Bu kelimeyi onlar icat etti.” diyerek karşı çıktı. Erdoğan’a ise “tiran, katliamcı” vb. söylemlerde bulundu.

Bazen gerçekleri hâkim sınıfın içindeki çatışmadan daha güzel açığa çıkaran başka bir şey yoktur. Burada da olan tam anlamıyla bu. Tartışmaya yer götürmeyen bir tiran, bir katliamcı ve bir savaş suçlusu kendini aklamak için “Bana pisliğe bulandığımı söylüyorsunuz ama siz çok mu temizsiniz?” diye feryat ediyor adeta.

Netanyahu “Madem benim itibarımı lekeliyorsunuz, ben de intikamımı alırım.” diyor ve dünya işçi sınıfı için çok güzel bir şeye hizmet ediyor: Dünya emperyalist sisteminin bir bütün olarak pislik içine batmış olduğunu, hepsinin geçmişten bugüne kanlı katiller olduklarını aktarıyor.

Burada bir parantez açmak gerekiyor: Netanyahu’ya tepki olsun diye yapılan odadan ayrılma merasimini kim samimi buluyor? Bir odadan ayrılındı diye bir şeylerin anlamlı bir şekilde değiştiğini kim düşünüyor? Böyle yaparak sadece her şeyin tek sorumlusu Netanyahu’ymuş ve dünyada ona karşı Avrupa Birliği’nin bir direniş ekseni varmış ancak bu “şeytan” kötülüklerini yapmaya devam ediyormuş gibi gösterilmeye çalışıyor. Netanyahu dünya emperyalist sisteminin katliamlarının uygulayıcısı olarak şimdi de günah keçisi seçiliyor. Ancak gerçek çok başka, aslında Netanyahu kadar İngiltere, Almanya, Amerika ve diğer emperyalist ülkeler de suçlu. Avrupa genelinde Filistin’e destek eylemlerinde yüzlerce insan gözaltına alındı ve polis şiddetine maruz kaldı. İsrail’le küresel ticaret tam gaz devam ediyor. O hâlde açıkça söylemek gerekir ki direniş konuşma sırasında masadan kalkmakla bitmiyor, somut faaliyet gerekiyor.

Netanyahu aynı zamanda Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun yer aldığı New York’un başkanı Mamdani’yi de eleştiriyor. “Beni geldiğimde tutuklayacaktın, işte bak buradayım.” diyor açıktan.

Netanyahu bir kez daha çok önemli bir ders veriyor bizlere, o da sosyal demokratların (bugün her ne kadar kendilerini “demokratik sosyalist” diye ayırmaya çalışsalar da farklarının olmadığını gerçekler bize gösteriyor) ikiyüzlü siyasetçiler olduğudur. Bugün halka büyük vaatlerde bulunurlar, yarın yüzüstü bırakırlar. Bugün çok büyük umutlarla yönetimlere girerler, yarın umutsuzluğun temsili hâline gelirler. Sosyal demokratların işte görevi budur, halkın tepkisini ve umutlarını dipsiz kuyulara atıp yok etmek…

Erdoğan Ne Hakkında Konuştu?

Bu yazıda Erdoğan’dan bahsetmemek yazımızın ülke ile bağını koparmak olurdu. Tabii ki yukarıda bahsettiklerimizin hepsi ülkemizi de doğrudan etkiliyor. Trump bölgemizi savaşa sürüklüyor, Avrupa Birliği ülkemizden onların sınır bekçisi olmamızı talep ediyor vs. fakat özellikle Erdoğan’ın ne dediğini incelemenin de ülkemiz açısından kritik olduğunu düşünüyoruz.

Erdoğan konuşmasına Filistin’e göstermelik bir destek ile başladı. Bunun ne kadar yapmacık olduğu bariz. Erdoğan bir yandan kürsülerden İsrail hakkında beylik laflar ediyor, bir yandan da Türkiye savaş sanayisinde kullanılmak üzere İsrail’le çelik ticareti yapıyor, ne yaman çelişki!

“Filistin’e destek” ve “İsraille mücadele” söylemlerinin altında tabii ki belli başlı sebepler var. Bu sebeplerden ilki dışişlerine yönelik. İsrail’le yapılan danışıklı dövüş sayesinde Erdoğan, asıl amacı siyonist güçlerle birlikte İran’ı kuşatmak olan Mekke Anlaşması’nın meşru zeminini oluşturmaya çalışıyor. “Bu anlaşma sayesinde İsrail bölgede istediğini yapamayacak.” deniyor. Ancak durumun tam tersi olduğu açık, bu anlaşmayla birlikte emperyalizm ve İsrail’e karşı durmaya çalışan güçler kıskaç altına alınıyor ve büyük savaşların yolları yapılıyor.

Diğer bir sebep ise iç siyasete dönük. Yoksulluğun arttığı, her geçen gün işçilerin öldüğü, gençlerin geleceksizleştirildiği ülkemizde Erdoğan’ın “ezilenlerden yana” imajının yenilenmesi gerekiyordu. Filistin’deki katliamı istismar etmek de bu ihtiyaca seslenmiş oldu.

Erdoğan bu sahne performansından sonra konuşmasının büyük bir kısmında emperyalizme Türkiye’yi yeniden pazarladı. Avrupa Birliği için kritik bir güvenlik rolü üstlendiğini, Ukrayna’nın tamamen yanında olduğunu, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki egemenliğini kınadığını, NATO için ne kadar güvenilir bir dost olduğunu uzun uzun anlattı.

Bir bakıma konuşmasının bu kısmı Özgür Özel ile bir yarış gibiydi. Özgür Özel nasıl Avrupa Birliği ve NATO için önemli bir kişilik olduğu hakkında yabancı gazetelere röportaj veriyorsa Erdoğan da aynısını yapıyor. Bu bakımdan “muhalefet” ve iktidar aynılaşıyor. Aynılaşıyorlar çünkü aynı sınıfların çıkarlarını temsil ediyorlar. Aynılaşıyorlar çünkü ikisi de eli kanlı emperyalistlerin çıkarlarını savunuyorlar.

İşte bu sebeple emperyalizmle ve kapitalizmle mücadele Erdoğan’la olduğu kadar Özgür Özel’le de mücadeledir aynı zamanda. Bu iki kişi tarafından temsil edilen iki ayrı siyasi hat ne kadar birbiriyle çatışıyor olursa olsun, ikisinin aynı madalyonun iki yüzü oldukları asla unutulmamalı. Bu sebeple sosyalistlerin bağımsız siyaset yapabilmesi bugün sosyalistler için en kritik başlıklardan biridir. Demokrasi ihlallerine karşı durmak farklıdır, emperyalizme ve kapitalizme rıza üretmek farklı. Saray rejimini düşürmek için çabalamak farklıdır, burjuva siyasetçilerine destek olmak farklı.

Erdoğan konuşmasının bir bölümünü de ülkede gündemde olan konulara ayırıyor. “Küresel cinsiyetsizleştirmeye” ve “sosyal medyada yayılan dezenformasyona” karşı mücadelede ısrarcı olacağını söylüyor.

Peki, “küresel cinsiyetsizleştirme” nedir ve “dezenformasyon yayanlar” kimlerdir? Erdoğan bunun ucunu bilerek açık bırakıyor. Çünkü bu muğlaklığın arkasına sığınarak başta kuir bireyler ve devrimciler olmak üzere toplumun tümünü açık tehdit ediyor! Sormak gerekir, kuirlerin kimlikleriyle yaşamaları kimi “cinsiyetsizleştiriyor”? Ya da “NATO terör örgütüdür, dağıtılmalıdır.” demenin neresi “dezenformasyon”?

Son söz

Emperyalistler ve işbirlikçileri (sosyalist ve emperyalizmin işgal etmeye çalıştığı ülkelere de her ne kadar yer veriliyorsa da bu bir şeyi değiştirmiyor) her yıl bir araya gelip kürsüden dünyaya sesleniyorlar. Bu sene hep bir ağızdan ne kadar zayıfladıklarını itiraf etmek zorunda kaldılar. Panikle “Acil çözümler üretmeliyiz yoksa tüm düzen başımıza yıkılabilir.” diye sayıklayıp durdular.

Her ne kadar bu ümit verici olsa da bu durum sistemin kendiliğinden yok olacağı anlamına asla gelmez. Krizler kapıya dayandıkça onlar da çözüm yolu arıyorlar, bu sebeple bu eli kanlı katilleri olduklarından zayıf görmenin faydası olmayacaktır.

Ancak dünyanın içinde bulunduğu durum yeni bir düzenin gelebilme olasılığının habercisidir. İşte o yüzden sosyalizmin geri kaldığı bu dönemde örgütlenmek hayati bir önem arz ediyor. Önümüzdeki olasılığı kaçırmamak ve güzel günleri inşa etmek için…

Paylaş