Biz başka alem isteriz

Yiyin Efendiler Yiyin

Yiyin Efendiler Yiyin

Cumhuriyet’in ilk yıllarında mücadele verilerek bu topraklarda kurulan her şeker fabrikası, her dokuma fabrikası, her açılan tesis yalnızca birer sanayi kuruluşundan ibaret değildi. Sümerbank’tan Etibank’a, Kayseri ve Nazilli’deki tekstil fabrikalarından Karabük Demir Çelik Fabrikası’na kadar uzanan sanayileşme, şeker fabrikaları, kâğıt fabrikaları, demiryolları, maden işletmeleri ve daha pek çok kamusal adımlarla birlikte düşünüldüğünde ortaya yalnızca tek tek fabrikalardan ve sanayileşmeden oluşan bir tablo çıkmıyordu. Kurulan şey, Türkiye’nin kendi üretim gücünü yaratma çabasıydı. Bu fabrikalar yalnızca şeker, çelik, pamuk üretmedi. İşçi yetiştirdi, mühendis yetiştirdi, şehirler yarattı, çevresinde yeni ekonomik faaliyetler oluşturdu ve Türkiye’nin sanayileşme sürecinin taşıyıcılarından biri oldu. Cumhuriyetle birlikte kurulan her tesis her fabrika memleketin ve bu memleketin insanlarına fayda sağlamaktı.

Cumhuriyetin zorluk içinde biriktirdiği bu kazanımlar, 1980’den bu yana süregelen sistematik bir tasfiyeye maruz kalarak yok oldu. Bu tasfiye 24 Ocak 1980 Kararları ile çizildi. Türkiye, ithal ikameci kalkınma modelini bir gecede terk ederek serbest piyasanın kucağına bırakıldı. 12 Eylül darbesinin yarattığı ortamdan aldığı güçle beraber Turgut Özal, Kamu İktisadi Teşekküllerini (KİT) “devletin sırtındaki kambur” olarak damgaladı. Türkiye için bir gece alınan kararla beraber piyasanın ve özel sermayenin ağırlığının artırıldığı yeni bir dönem başladı. Özelleştirme politikaları da bu dönüşümün önemli bir parçasıydı. Fakat Özal için her şey istediği hızla gidemedi. 1990’ların koalisyon dönemlerinde güçlü işçi eylemleri, yürüyüşler özelleştirme çabalarını sekteye uğratmıştı. O dönemde yaşayanların ve sonrasında bizlerin okuduklarımızla, izlediklerimizle hafızamıza kazınan Zonguldak Madenci Yürüyüşü sırasında Turgut Özal’ı hedef alan “Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı” sloganı dönemin en bilinen simgelerinden biri haline gelmişti. Yürüyüş Mengen’de barikatlarla durdurulsa ve Körfez Savaşı bahanesiyle grev ertelense de neoliberal politikalara karşı çok güçlü bir set kurmuş ve madenlerin kapatılmasını engellemişti.

24 Ocak kararlarıyla başlayan memleketi satılığa çıkarma devri, Özallı yıllarla başladı ve AKP’li yıllarla daha hızlı ve geniş çaplı bir şekilde devam etti. AKP iktidara geldiğinde önünde hazır bir özelleştirme mekanizması kurulu bulunuyordu. Fakat 2002 sonrasında mesele yalnızca daha önce başlatılmış birkaç satışın tamamlanmasından ibaret değildi. Özelleştirme politikasının ölçeği büyüdü. Aslında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. AKP’li dönemlerin ilk Maliye Bakanı işçi düşmanı sermayenin peşkeşcisi Kemal Unakıtan açıkça söylemişti “Babalar gibi satacağız. Kar edeni de etmeyeni de satacağız.” Bu pişkinliği yetmediği gibi söylediği her söz, her cümle sermayeye şirinlik, işçiye düşmanlık besliyordu. Tüpraş’ı satarken “Devlet Tüpraş’ı Koç’tan iyi mi yönetecek” diyerek AKP zihniyetini açıkça gözler önüne seriyordu.

AKP’li yıllar da Özallı yıllardan farklı olmayıp aksine daha da vites arttıran icraatlerle gelmişti. Sanayiden telekomünikasyona, enerjiden bankacılığa kadar kamu mülkiyetindeki büyük işletmeler sermayelerin çıkarları önüne serildi. Türk Telekom’un en az yüzde 51 hissesinin satılması için 2003 yılında karar alınması AKP’nin özelleştirme adına attığı önemli adımlardan biriydi. 2005’te Türk Telekom ve ERDEMİR, 2005’te TÜPRAŞ, 2008’de PETKİM ve TEKEL, sonraki yıllarda elektrik dağıtım şirketleri, limanlar ve enerji tesisleri bu sürecin öne çıkan örnekleri oldu.

Böylece 24 Ocak 1980’de başlayan taşı, toprağı satma girişiminin yeni bir aşamasına gelindi. Satacak fabrika, tesis ve santral bırakmayan AKP iktidarı, şimdi gözünü yeniden köprülere ve otoyollara dikti. İstanbul’daki iki boğaz köprüsü ile otoyolların işletme hakkı 25 yıllığına devredilme sürecinin sonuna gelindi. İktidara yakın bir inşaat şirketi ile Fransız ortağına devredilmesi planlanan bu yapılar, yabancı sermayenin ya da holdinglerin değil bu halkın ödediği vergilerin ve döktüğü alın terinin ürünüdür. Kamu kaynaklarını tüketen iktidar, faturayı yine halkın her gün kullandığı yolları paralı hale getirip birilerine rant sağlayarak ödetmeye çalışıyor. Memleketin yollarını, köprülerini, fabrikalarını satan iktidar bütün bunları yaparken ekranlara çıkıp utanmadan “memleket sevdasından, “yerli ve milli” duruştan” bahsedebiliyor. Memleket sevdası dedikleri bu halkın, emekçilerin dişinden tırnağından artırıp kazandıklarını yabancı fonlara ve yandaş tekellere vermekten ibaret. Bir ülkenin taşını toprağını, köprüsünü yolunu pazarlık masasında meze edenlerin vatanseverliği, ceplerine giren paranın ömrü kadardır. Kendi halkının vergisiyle yapılmış köprüden geçişi bile dolara, ranta bağlayan bir anlayışın sevdası memleket değil o memleketin varlıklarını yağmalayan sermaye düzenidir.

Geçmişte fabrikaları satan zihniyetle, bugün köprüleri ve yolları peşkeş çeken zihniyet aynıdır. Bu köprülerin, yolların satılması halkın emeğine karşı işlenmiş açık bir gasptır. Gerçek yurtseverler bilmelidir ki aslolan bu memleketin fabrikasına, otoyoluna, köprüsüne ve toprağına sahip çıkmaktır.

Kamusal olanı bir avuç yerli ve yabancı sermayedara peşkeş çekenlerin karşısında bizler mücadele için vardık ve var olacağız. Görülmelidir ki bu savaş sınıf savaşıdır. Bir yanda ülkenin tüm zenginliğini bir avuç sermayedara aktaranlar, diğer yanda her gün yoksullaşan milyonlar. Ya bu yağma karşısında susarak ortak olacağız ya da bu ülkenin gerçek sahipleri olarak hakkımız olanı savunacağız.

                                                                                                                                                        

Paylaş