Türkiye’nin eğitim sistemine ilişkin son veriler, uzun süredir konuşulan ancak büyüklüğü giderek daha görünür hale gelen bir sorunu yeniden gündeme getiriyor. Bir yandan okulların sayısı artarken diğer yandan gençlerin ve çocukların önemli bir bölümü eğitim sisteminin dışında kalıyor. Bir tarafta sayısı yıllar içinde hızla artırılan imam hatip liseleri, diğer tarafta örgün eğitimin dışında kalan yaklaşık iki milyon çocuk var. Bu iki veri, Türkiye’de eğitim politikalarının çocukların gerçek ihtiyaçlarıyla ne kadar örtüştüğü konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2025-2026 eğitim öğretim yılı verilerine göre imam hatip liselerinin sayısı 13 yıl içinde 708’den 1731’e çıktı. Ancak okul sayısındaki bu büyük artış öğrenci sayısına aynı şekilde yansımadı. 2020-2021 eğitim yılında 575 bine kadar yükselen imam hatip lisesi öğrencilerinin sayısı, 2024-2025’te 408 bine, 2025-2026’da ise 383 bine geriledi. Böylece imam hatip liselerindeki öğrenci sayısı ilk kez 400 binin altına indi.
Ortaya çıkan tablo oldukça dikkat çekici: Okullar çoğalıyor, öğrenciler azalıyor. 2012-2013 eğitim yılında bir imam hatip lisesinde ortalama 537 öğrenci bulunurken bugün bu sayı 221’e kadar gerilemiş durumda. Bu durum elbette Türkiye’deki genel öğrenci sayısındaki değişimden bağımsız değerlendirilemez. Ancak okul sayısındaki artışla öğrenci sayısındaki düşüş arasındaki belirgin fark, meselenin yalnızca demografik değişimle açıklanamayacağını da gösteriyor.
Burada asıl soru, neden daha fazla imam hatip lisesi açıldığı kadar, ailelerin ve çocukların neden bu okulları tercih etmediği olmalı. Eğitim politikalarının temelinde öğrencilerin ve ailelerin tercihleri göz önünde bulundurulmak yerine, belirli bir meslek tipine yönelik bir okul türünün yaygınlaştırılması hedeflendiğinde ortaya çıkan sonuç tam da bu olabilir.
Fakat eğitim alanındaki daha büyük sorun imam hatip liselerindeki öğrenci kaybından ibaret değil. Milli Eğitim Bakanlığı verileri, yaklaşık iki milyon çocuğun herhangi bir kademede örgün eğitime kayıtlı olmadığını ortaya koyuyor. 2025-2026 eğitim öğretim yılında örgün eğitim dışında kalan çocukların sayısı 1 milyon 934 bin 555. Üstelik bu çocukların nerede olduklarına ilişkin kamuoyunun önüne konmuş kapsamlı ve ikna edici bir açıklama bulunmuyor.
Yaş ilerledikçe tablo daha da ağırlaşıyor. İlkokul çağında yaklaşık 278 bin çocuk eğitim dışında kalırken, ortaokul çağında bu sayı 565 bine yükseliyor. Lise çağında ise örgün eğitim dışında kalan çocukların sayısı 1 milyon 90 bini aşıyor. Okullaşma oranlarının ilkokuldan liseye doğru düşmesi de aynı gerçeği doğruluyor. Çocuklar eğitim hayatlarının ilk yıllarında sisteme dahil olurken, özellikle lise çağında önemli bir bölümü sistemden kopuyor.
Bu kopuşu yalnızca “okula gitmeme” olarak değerlendirmek kolaycılık olur. Yoksulluk, çocuk işçiliği, eğitim maliyetleri, sınav sistemi, okul başarısızlığı, ailelerin ekonomik koşulları ve çocukların çalışma hayatına yönelmesi gibi pek çok faktörün bu tabloda payı bulunuyor. Açık öğretim ve Mesleki Eğitim Merkezleri de hesaba katıldığında örgün eğitim dışında kalan çocuk ve gençlerin toplamı 3,4 milyonu aşıyor.
Dolayısıyla tartışılması gereken mesele artık yalnızca kaç okul yapıldığı değil. Çocukların neden okulda kalamadığı, hangi koşullarda eğitimden koptuğu ve koptuktan sonra nereye gittiği sorularına yanıt verilmesi gerekiyor.
Eğitim politikalarının başarısı, okul binalarının veya belirli okul türlerinin sayısıyla ölçülemez. Asıl ölçüt, çocukların eğitim hakkından ne ölçüde yararlanabildiğidir. Bir okulun kapısını açmak kadar, o kapıdan girmeyen çocuğun neden girmediğini bilmek de devletin sorumluluğudur.
Bugün karşımızda birbirinden bağımsız iki veri yok. Bir yanda sayısı artırılan ancak öğrenci sayısı azalan okullar, diğer yanda eğitim sisteminin dışında kalan milyonlarca çocuk var. Bu tablo, eğitim politikalarının nicelikten niteliğe, okul sayısından çocukların gerçek yaşam koşullarına doğru yeniden düşünülmesi gerektiğini gösteriyor.
Çünkü mesele yalnızca boş kalan sıralar değil. O sıralara oturamayan çocukların geleceği. Bir çocuğun eğitimden kopması, yalnızca bugünün kaybı değil, yarının eşitsizliği, yoksulluğu ve güvencesizliği anlamına geliyor.