Sarp Kızılkaya
14 Nisan 2026’da Şanlıurfa Siverek’te bir liseye, ertesi gün Kahramanmaraş’ta bir ortaokula düzenlenen silahlı saldırılar, Türkiye’nin eğitim sisteminin artık çocukları koruyamadığını, tam tersine onları yutan bir şiddet mekanizmasına dönüştüğünü gözler önüne serdi. Siverek’te 16 kişi yaralandı, Kahramanmaraş’ta çoğunluğu çocuk 9 kişi öldürüldü. Saldırganların her ikisi de sistemin dışına itilmiş ya da sistemin içinde görünmez kılınmış gençlerdi. Bu tablo, eğitimin salt bir müfredat aktarımı değil toplumsal bir varoluş biçimi olduğunu yeniden hatırlatıyor. Ve tam da bu noktada, yirminci yüzyılın en radikal pedagojik deneylerinden birini, yani Anton Makarenko’nun kolektif eğitim modelini bugünün yıkımıyla yan yana okumak kaçınılmaz hale geliyor.
Makarenko, 1920’lerin Sovyet Ukrayna’sında iç savaşın, kıtlığın ve toplumsal çözülmenin ortaya çıkardığı “besprizornik”, yani sokak çocukları sorunuyla yüzleşti. Gorki Koloni’sinde ve Dzerjinskiy Komünü’nde geliştirdiği pedagojik model, suça sürüklenmiş ve toplumdan kopmuş gençleri cezalandırmak yerine onlara kolektif bir aidiyet, üretken emek ve karşılıklı sorumluluk aracılığıyla yeniden toplumsal öznellik kazandırmayı hedefliyordu. Makarenko’nun temel kavrayışı şuydu: birey ancak kolektif içinde, anlamlı bir toplumsal işlev üstlendiğinde kendini inşa edebilir. Bu model, pedagojiyi bireysel disiplin sorununa indirgeyen burjuva yaklaşımlarından köklü biçimde ayrılıyordu; çocuğu “düzeltilecek bir sapma” olarak değil, toplumsal ilişkilerin yeniden kurulacağı bir özne olarak konumlandırıyordu.
AKP’nin yirmi yılı aşkın iktidarında eğitim politikası bunun tam tersine işledi. Müfredat sürekli olarak bilimsel düşünceden uzaklaştırılıp dinselleştirildi; imam hatip okulları sistematik biçimde çoğaltılırken meslek liseleri ve genel liseler kaynak yoksunluğuna terk edildi. Eğitim, toplumsal eşitliğin ve eleştirel düşüncenin aracı olmaktan çıkarılıp itaat üretiminin mekanizmasına dönüştürüldü. Makarenko’nun modeli genci kolektif üretkenliğin öznesi kılarken, AKP’nin eğitim anlayışı genci ya piyasanın ucuz emek deposuna ya da cemaatlerin ideolojik nüfuz alanına havale etti. Siverek’teki saldırgan okuldan koparılıp açık öğretime yönlendirilmişti, Kahramanmaraş’taki saldırganın silahları ise bir emniyet müdürü olan babasına aitti. Bu iki detay, sistemin hem eğitimsel hem de toplumsal güvenlik boyutundaki çürümesinin simgeleri olarak okunmalıdır.
Makarenko’nun pedagojisi mükemmel değildi; dönemin otoriter ikliminde kolektif disiplin zaman zaman bireyi ezen bir mekanizmaya dönüşebilme riskine sahipti. Ancak onun modelinde temel bir ilke vardı: hiçbir çocuk “kayıp” ilan edilmezdi. Her birey, toplumsal bütünün içinde bir yer ve anlam bulabilirdi. Bugünün Türkiye’sinde ise milyonlarca genç tam da bu şekilde kayıp ilan edilmiş durumdadır. İşsizlik oranları, eğitimden kopma verileri, artan madde bağımlılığı ve ruh sağlığı krizleri, gençliğin sistematik biçimde umutsuzluğa itildiğini gösteriyor. AKP hükümeti bu tabloyu “münferit olay” söylemiyle örtmeye çalışırken, gerçekte karşı karşıya olunan şey bir toplumsal üretim krizinin eğitim alanındaki patlamasıdır.
İki gün içinde iki okul saldırısı, Türkiye’nin eğitim krizinin artık yapısal bir şiddet biçimi aldığını tescillemiştir. Bu şiddet bireysel patolojiye indirgenemez; aksine eğitimi metalaştıran, gençliği toplumsal üretimden koparan, eleştirel düşünceyi bastıran ve aidiyet duygusunu yalnızca etnik ya da dinsel cemaat bağlarına havale eden bir siyasal iktidarın ürünüdür. Makarenko’nun mirası bize şunu hatırlatır: pedagoji, en derin toplumsal krizlerde bile dönüştürücü bir güç olabilir. Ama bu ancak eğitim, insanı piyasanın ya da ideolojinin nesnesi değil kolektif yaşamın öznesi olarak kurmayı hedeflediğinde mümkündür. Bugün Türkiye’de eğitim sendikaları greve çıkıyor, aileler okulların güvenli olmadığını haykırıyor. Bu sesler yalnızca bir güvenlik talebi değil, tümüyle farklı bir eğitim ve toplum tahayyülünün çağrısıdır.

