Evrim Toyran
Senaryosunu usta yönetmen Yavuz Turgul’un yazdığı “Züğürt Ağa”; içerisinde çokça barındırdığı komedi ve drama öğelerinin yanı sıra ülkemizin yakın geçmişindeki ekonomik dönüşüme de bütünlüklü olarak ayna tutuyor. 1985 yapımı eser, kökleri Osmanlı’ya kadar uzanan kırsal bölgelerdeki toplumsal yapının, 1980’lerde neoliberal entegrasyon süreciyle birlikte çözülüşünü trajikomik bir anlatıyla sunuyor.
Filmi incelemeye başlamadan evvel dönemin arka planına kısaca değinmekte fayda var. Daha önce bir başka yazıda da belirttiğimiz üzere ülkemizin politik, ekonomik ve sosyolojik dönüşümü açısından 1950 yılı oldukça önemli bir kırılma noktasını oluşturuyor [1]. Marshall Planı kapsamında ABD’nin müdahalesi sonucu ülke ekonomimizde rota değişikliği yaşanır ve ağır sanayi hamlelerinin yerini tarımsal üretimde modernizasyon alır. Anadolu topraklarına hızla giren traktör ve makineleşme süreci beraberinde birçok gelişmeyi dayatır. Kırsal nüfustaki iş gücünün boşa düşmesi, kırdan kente kontrolsüz göç dalgalarını tetikler. Bu noktada dış belirleyenler aracılığıyla yönetilen, plan ve programdan yoksun bir ekonominin bizi bugünlere taşıdığını ve detaylı bir incelemeyi hak ettiğini not ederek Züğürt Ağa’ya geri dönelim. Filmin odak noktasını esasen bu dönüşümün vardığı nihai nokta oluşturuyor: Yüzyıllardır varlığını sürdüren feodal “ağalık” müessesesinin iflası.
Hikayenin merkezinde, Şener Şen’in unutulmaz performansıyla canlandırdığı Züğürt Ağa yer alır. Ağa, köyünde görünürde saygı duyulan, sözü geçen biridir. Ancak bu saygınlık artık sadece bir maskedir, bir yanılsamadır. Gerçekte, değişen ekonomik koşulların batağında boğulmaktadır. Köy kuraklıkla pençeleşirken, köylüler ona, “Ağa’m” diye hitap etseler de aslında ellerini ekmek için ona açmış, beklemektedirler. Köyde durum o kadar vahimdir ki, köylüler her fırsatta Ağa’nın güreş tutkusunu kullanarak ona ziyafet çektirirler. Ağa’nın zaten erimekte olan birikimleri bu vesileyle iyice suyunu çeker. O ise marabalarının isyan etmesini önlemek için zaten her yolu denemeye razıdır.
Kuraklık köyü derinden etkilemekte, mahsulün büyük kısmı kurumaktadır. Öyle ki köylüye tek çare Şıh’ın yağmur duası olarak görünmektedir. Köylülerin ısrarıyla Ağa yağmur duası için aralarında eski bir husumet olan sahtekâr Şıh’ı ziyarete gider. Ayağına gelen fırsatı değerlendiren Şıh, Ağa’ya dua için elini öptürür. Köylüsünün önünde aşağılanması yetmezmiş gibi bunun üzerine Şıh dua etmeyi de reddedince, Ağa son kozunu oynar: “Babamla annenin gizli ilişkilerini tüm köye söylerim” diyerek tehdit eder. Bu tehdit, onun içine düştüğü aczin ve çaresizliğin en somut göstergesidir. Konu tatlıya bağlanır, dua edilir, ancak ne var ki birkaç damla yağmurdan öteye geçemeyen bu son çırpınış da işe yaramaz.
Haraptar köyü için işler hiçiyi gitmiyordur derken seçimler gelir. Ağa, kuraklıkla ciddi bir krizle yüzleşmek üzere olan köyünün kurtuluşunu Ankara’dan gelen adaydan düşük faizli kredi sözünde görür. Ancak hesaba katmadığı şey rakip partinin Şıh’ın desteğini alıp köylüye cennetten tapu dağıtmasıdır. Seçim sonuçları açıklanır, Ağa’nın partisi “b.ku yemiştir, bir oy çıkmıştır”. Kendisi hariç tüm köy cennetten arsa karşılığında Şıh’ın partisine oy vermiş, çözümü öteki dünyada görmüştür. Dinin siyasette nasıl bir enstrüman olabileceğini ve asalak din tüccarlarının hiçbir soruna çözüm getiremeyeceğini çarpıcı bir biçimde sunan hikaye bu noktada 80’lerden günümüze ayna tutmaktadır. Zira günümüz siyasetinde bu enstrümanı çalmayan; din tüccarlarının, tarikatların, cemaatlerin ardına yaslanmayan siyasetçi bulmak oldukça zorlaşmıştır.
Artık köyü ayakta tutacak erzağı bile dağıtamaz hale gelen Ağa, cezayı marabaya keser. Marabanın mahsülden alacağı payın yarısını vermeyen Ağa, marabaları gelecek sene traktör alıp köyden sürgün etmekle de tehdit eder. Bu, köydeki otoritesi gittikçe sarsılan Ağa’nın son çırpınışı olacaktır. Ağa’nın babası, Kekeç Osman’dan kız kardeşini başlık parasıyla kuma olarak almaya heveslenmiştir. Bu sahnede feodal yapıda kadınların derinden hissedilen çaresizliğine vurgu yapılmıştır. Onların istekleri asla önemsenmemektedir, adeta bir eşya gibi alınıp-satılmaktadırlar. Filmdeki baskı ve sömürü mekanizmalarının günümüzde kadınlarının üzerinde de form değiştirerek varlığını koruduğunu söyleyebiliriz. Mahsül dağıtımında zararlı çıkan marabalar düğün gününü fırsat bilir ve Kekeç Osman’ın önderliğinde harekete geçerler. İlk anlaşmadaki haklarını almak için erzak deposunu yağmalayıp İstanbul’a kaçarlar. Bu yağma, yalnızca bir deponun boşaltılması değil, asırlık bir düzenin yıkılışının da simgesidir.
Ağa’nın artık marabası da kalmamıştır. Çaresizlik içinde köyü satmak zorunda kalır. Köy, baraj güzergâhında kaldığı için, desteklediği ama seçimi kaybeden siyasetçi tarafından satın alınır. Az bir miktar parayla büyükşehre göç eden Ağa, orada birçok iş dener ve ardı ardına iflas eder.
Eski sistemin himaye kodları, artık yerini kapitalizme bırakmıştır. Artık Ağa ağa da değildir; büyükşehirde kimsesiz, züğürt bir adamdır. Bu durum onun için derin bir yabancılaşma anlamına gelir. Toplumsal statüsü, gerçek benliğini gizleyen bir maskeyken, şimdi o maske de düşmüştür. Artık benliğine dönmesi gerekmektedir, Züğürt Ağa artık ne eski gücünü koruyabilmekte ne de yeni dünyaya himaye koduyla ayak uydurabilmektedir.
[1] https://sosyalistdusunce.com/toplumsal-donusume-bir-pencere-muhsin-bey/

