İlk yazıda yazılımın bir meta olarak doğasını, değerinin kaynağını ve sömürünün temel biçimlerini incelemiştik. Görmüştük ki yazılım ölü emeğin ürünüdür. Fakat onu canlı tutan ve her an yeniden üreten emekçilerdir. Bu emekçiler yalnızca ücretli mühendisler değil, aynı zamanda kullanıcılardır.
Şimdi bu analizi bir adım ileri taşıyoruz. Bu yazıda yazılım sermayesinin nasıl işlediğine, nasıl krizlere girdiğine ve bu krizlerden nasıl çıktığına bakacağız. Tekel rantının sürdürülemezliğinden SaaS’ın zorunluluğuna, mülkiyetten kiralamaya geçişten veriye yabancılaşmaya, bulut altyapısının fiziksel emeğinden açık kaynağın çelişkilerine kadar geniş bir alanı tarayacağız.
Ve sonunda kaçınılmaz soruya geleceğiz: Bu sistemden kurtuluş için “Ne Yapmalı?”
Çünkü durum analizi, değişimin zorunlu olduğunu ortaya koymak için yapılması önemli olsa da tek başına bir işe yaramaz. “Değişim için ne yapmalı?” sorusunu sormamız lazım.
Üçüncü Bölüm: Dolaşım, Birikim ve Kriz
3.1. Rantın Sürdürülemezliği ve SaaS’ın Zorunluluğu
Yazılımın kopyalanma maliyeti neredeyse sıfırdır. Bir yazılım ürünü için 100 saat emek harcandığını ve bu emeğin 5.000 birim değer yarattığını varsayalım. İlk kopya 5.000 birim değerindedir. Ama ikinci kopya neredeyse sıfır emekle üretilir. Eğer her kopya 5.000 birime satılırsa, (toplam satılan kopya – 1) × 5.000 tekel rantı elde edilir.
Başlangıçta, yazılım sermayesi tam da bu tekel rantı üzerinden gelir sağlıyordu. Fikri mülkiyet yasaları ile yapay bir kıtlık yaratılmış, kodun kopyalanması yasaklanmış ve her bir kopya, üretim maliyetlerinin çok üzerinde bir fiyattan satılmıştı. Bu, yazılımı kapitalist için muazzam bir kâr kapısı haline getirmişti.
İşte tam da bu noktada kapitalizmin temel çelişkisi devreye girdi: Tekel rantı, kendi başına sürdürülemedi. Çünkü rant, sermayenin uzun vadeli büyüme ihtiyacını karşılayamadı. Kapitalizm sürekli bir büyüme ve kâr artışı talep etti. Lakin tekel rantı sabit bir gelir akışı sağlıyordu. Zamanla pazar doygunluğa ulaştı, rekabet (kısıtlı da olsa) fiyatları baskıladı ve rantın marjı daraldı.
Bu nedenle sermaye, rantın getirdiği yüksek kârı korumak için emek sömürüsü yapmak, yani artı-değer üretimi yapmak ve artı-değer üretimini genişletmek zorunda kaldı. Yazılımda bu genişleme, SaaS (Hizmet Olarak Yazılım) modeliyle gerçekleşti. Sermaye, tekel rantının sürdürülemezliğini emek sömürüsünü genişleterek aştı. SaaS, yazılımdaki emek sömürüsünün en gelişkin, en sistematik mekanizması oldu.
3.2. Mülkiyetten Kiralamaya
Bu dönüşüm, kullanıcının mülkiyet ilişkisini kökünden değiştirmiştir.
Eskiden bir yazılım satın alırdınız ve o yazılımın kodu sizin olmasa da, kullanma hakkına sonsuza kadar sahip olurdunuz. Bugün ise bir yazılımı kiralarsınız. Aboneliği iptal ettiğinizde, yazılıma erişiminiz biter. Üstelik, yıllarca ödediğiniz ücretlerin toplamı, o yazılımı satın almanın maliyetini çoktan aşmış olabilir.
Bu geçiş bir tesadüf değildir. Sermaye, sürekli ve istikrarlı bir kâr üretimi ister. SaaS modeli bu istikrarı sağlar. Ama aynı zamanda, kullanıcının mülkiyet ilişkisini dönüştürür: kullanıcı, üretici gücün sahibi olmaktan çıkar, yalnızca onu kullanan birine dönüşür. Artık yazılımı denetleyemez, değiştiremez, kendi ihtiyacına göre uyarlayamaz. Ona yalnızca hizmet olarak sunulanı kabul etmek zorundadır.
3.3. Veriye Yabancılaşma
Marx, 1844 Elyazmaları’nda, ürüne yabancılaşmayı insanın kendi emeğinin ürüne yabancı hissetmesi olarak tanımlar. Dijital çağda bu yabancılaşma, yeni bir boyut kazanır.
Kullanıcı, kendi verisine yabancılaşır. Kendi emeğinin ürünü olan veri, kendisine karşı bir güç olarak geri döner. Kullanıcı platforma bağımlı hale gelir. Platform olmadan kendi verisine, kendi ilişkilerine, kendi anılarına erişemez.
Bu bağımlılık kullanıcıyı kiracıya dönüştürür. Tıpkı feodal serfin toprağa bağımlı olması gibi dijital kullanıcı da platforma bağımlıdır. Ama bu bağımlılık, feodal değil, kapitalisttir: kullanıcı ödeyerek bağımlıdır.
3.4. Üçlü Sömürü Mekanizması
Böylece günümüz yazılım sermayesi, üç farklı sömürü mekanizmasını bir arada çalıştırır:
Bu sömürü mekanizmasının ilk ayağı SaaS mekanizması ve geliştiricilerin sömürülmesidir. Ücretli emekçilerin (mühendis, sistem yöneticisi, destek personeli) canlı emeğine el konur.
Bir diğer sömürü mekanizması ise verinin metalaştırılmasıdır. Kullanıcının ücretsiz dijital emeğine (veri girişi, içerik üretimi, etkileşim vs.) el konur. Bu veri, işlenir ve metalaştırılır.
Sonuncu mekanizma ise tekel rantıdır. Fikri mülkiyet yasalarıyla yazılımın kopyalanması engellenir ve yapay kıtlık yaratılarak tekelci fiyatlandırma sürdürülür.
Bu üç mekanizma, kapitalizmin yazılımdaki en gelişkin sömürü biçimini oluşturur.
Dördüncü Bölüm: Teknolojik Altyapı ve Toplumsal Emek
4.1. Bulut Altyapısının Fiziksel Emeği
Dijital hizmetler “bulutta” çalışıyormuş gibi sunulur. Öte yandan bulut fiziksel bir yerdir. Veri merkezleri, binlerce kilometrelik fiber optik kablolar, soğutma sistemleri, jeneratörler… Bunların hepsi fiziksel altyapıdır.
Bu altyapıyı kuran, işleten, bakımını yapan işçiler vardır. Veri merkezi teknisyenleri, kablo döşeyen işçiler, soğutma sistemlerini kontrol eden mühendisler… Onların emeği olmadan en sofistike yazılım bile çalışamaz.
Ancak bu emek, genellikle görünmez kılınır. “Bulut” metaforu bu fiziksel emeği gizler. Sanki yazılım, maddi bir temeli olmayan, saf bir “dijital” varlıkmış gibi sunulur. Ancak bu bir yanılgı ve göz boyamasıdır. Her dijital hizmetin ardında, devasa bir fiziksel altyapı ve onu çalıştıran canlı emek vardır.
4.2. Genel Aklın (General Intellect) Gasbı
Marx, Grundrisse’de general intellect (genel akıl) kavramını geliştirir: toplumun birikmiş bilgisini, bilimi, teknolojiyi kasteder. Marx’a göre, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte üretim sürecinde doğrudan emek giderek daha az belirleyici hale gelir. Asıl belirleyici olan toplumun genel bilgi düzeyidir.
Yazılım genel aklın en somut örneğidir. Her yazılım, binlerce yıllık matematik, mantık, dil bilimi, mühendislik birikiminin üzerine inşa edilir. Üniversitelerde yapılan araştırmalar, kamu fonlarıyla desteklenen projeler, açık kaynak topluluklarının gönüllü katkıları… Bunların hepsi toplumun ortak aklının ürünüdür.
Ancak bu ortak akıl sermaye tarafından gasbedilir. Kamu fonlarıyla geliştirilen bir araştırma, özel bir şirket tarafından ticarileştirilir. Açık kaynak kod, ticari bir ürünün temeli haline getirilir. Toplumun ortak birikimi özel mülkiyetin aracı olur.
4.3. Açık Kaynağın Analizi
Açık kaynak yazılım dünyasında bir devrimdir. Kodun gizlendiği, kullanıcının yalnızca bir tüketici olduğu kapalı kaynak çağına karşı, görünürlüğü, denetlenebilirliği ve çoğaltılabilirliği savunur. Linux, Apache, Python, Blender… Bu projeler, insanlığın ortak bilgi birikiminin sermayenin tekelinden bağımsız inşa edilebileceğini göstermiştir. Açık kaynak felsefesi, özünde bilginin özgürleşmesinin bir ifadesidir.
Ancak bu durum, içinde bulunduğu koşulları göz ardı etmemizi gerektirmez. Açık kaynağın yaşadığı çelişkiler onun özünden değil, içine yerleştirildiği sistemin mantığından kaynaklanır. Açık kaynak araçtır ama nasıl işlediği, onu kimin kontrol ettiği ve hangi koşullarda kullanıldığı belirleyicidir. Bu üretim ilişkileri içinde açık kaynak yazılımı iki çeşit çelişki barındırır:
İlk çelişki örgütlenme sorunudur. Linux çekirdeği gibi devasa projeler büyüdükçe dağıtık ve gönüllü doğaları nedeniyle koordinasyon zayıflar. Linus Torvalds’ın da belirttiği gibi, Linux büyüdükçe eski yönetim ölçeğini korumak imkânsız hale gelmiştir. Projeler, birkaç kilit ismin tükenmişlik sınırında çalışmasına bağımlıdır. Nitekim bu da tahmin edebileceğiniz üzere sürdürülebilir bir model değildir.
İkinci çelişki ise gönüllü emeğin sömürüsüdür. Bakımcıların yarısından fazlası ücretsiz çalışmakta, benzer oranda bir kısmı tükenmişlik nedeniyle projeden ayrılmayı düşünmektedir. AWS, Google, Microsoft gibi şirketler açık kaynak altyapısı üzerinden trilyonlarca dolar piyasa değeri yaratırken, bu altyapıyı ayakta tutan emekçiler gece ve hafta sonu mesaisiyle karşılıksız çalışmaktadır. Sermaye bu emeği bedavaya sahiplenir ve görünmez kılar.
Bu iki çelişkinin doğal sonucu güvenlik zafiyetidir. “Gözler ne kadar çoksa, hatalar o kadar sığdır.” ilkesi, bu gözler gönüllü ve tükenmiş olduğunda işlemez. XZ Utils olayı, internetin temel taşlarından birine yıllarca süren bir sosyal mühendislik kampanyasıyla arka kapı yerleştirilebileceğini göstermiştir. Dünyanın bu felaketten kurtulması ise tek bir kişinin tesadüf eseri farkındalığı sayesinde olmuştur. Terk edilmiş projelerin ele geçirilmesi, topluluk depolarına sızan kötü amaçlı yazılımlar… Tüm bunlar, örgütsüz ve güvencesiz yapının kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Dolayısıyla açık kaynak, tek başına bir kökten bir çözüm değil, mevcut düzenin reformist bir yamasıdır. Potansiyeli devrimcidir, ama bugün içinde bulunduğu koşullar (sermayenin bedavacılığı, tekelci kontrol, güvencesiz emek) onu özgürleştirici araç olmaktan çıkarıp sistemin dişlisine dönüştürmüştür.
Söküm ve Kurulum: Prangalardan Özgürlüğe
Bu yazı boyunca yazılımın özel mülkiyetinin ekonomi-politik anatomisini ortaya koymaya çalıştık. Yazılımın bir meta olarak doğasından, değerinin kaynağına; tekel rantının sürdürülemezliğinden, SaaS’ın artı-değer genişlemesine; açık kaynağın vaat ettiği özgürlüğün neden mevcut koşullarda bir çözüm olmadığına kadar geniş bir ufukta ilerledik.
Söylediklerimiz, birkaç basit gerçeğe indirgenebilir:
Yazılım, bolluktur. Sonsuzca kopyalanabilir, sınırsızca paylaşılabilir. Ama bu bolluk, fikri mülkiyet yasalarıyla yapay bir kıtlığa dönüştürülmüştür.
Yazılım ölü emektir. Geçmişte harcanmış, üründe donmuş emek… Ama bu ölü emek, canlı emek olmadan hiçbir şey üretmez. Ve bu canlı emek, ister ücretli mühendislerin, ister ücretsiz kullanıcıların, ister gönüllü bakımcıların emeği olsun sistem tarafından görünmez kılınır, bedavaya sahiplenilir ve sermayenin kârına dönüştürülür.
Yazılım yabancılaşmaya oldukça açıktır. Kullanıcı, kendi verisine, kendi emeğinin ürününe yabancılaşır. Kodun sahibi olmadığı gibi çalışma sürecinin de sahibi değildir. Öder, ama denetlemez; kullanır, ama değiştiremez.
Gördüğümüz gibi bu mesele teknik bir kusur ya da bireysel bir ahlak sorunu olarak ele alınamaz. Çünkü sorun, yazılımın nasıl yazıldığında değil, kimin mülkiyetinde olduğunda ve kimin emeğinin sömürüldüğünde yatıyor. Yazılımı “daha iyi” yönetmek, onu denetleyenleri değiştirmediği sürece anlamlı değildir. Belirleyici olan üretim araçlarının mülkiyetidir – ve bu da bizi kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesine getirir.
Sevgili okuyucu,
Bu yazıyı okurken birçok şeyi zaten bildiğinizi, ama belki de bildiklerinizi hissetmediğinizi fark etmiş olabilirsiniz. Tıpkı benim, bu yazıyı yazmaya karar verip üzerine düşünene kadar, SaaS’ın ardındaki devasa canlı emeğin farkında olmadığım gibi.
Bu yazı bir eleştiri niteliğindedir. Bir olguyu eleştirmek, yerine yenisini koymak için tek başına yeterli değildir. Öyleyse şu soru açıkta kalıyor: Bu sistemden nasıl kurtuluruz?
Cevap, ne kapalı kaynağın reformundan ne de açık kaynağın iyileştirilmesinden geçer. Cevap, üretim araçlarının kamulaştırılmasından, fikri mülkiyetin lağvından, emeğin örgütlenmesinden ve dijital planlamadan geçer. Kısacası cevap devrimci bir çözümden geçer. Yazılımın bolluğu, kapitalizmin prangalarını kırmaya hazır bir üretici güçtür. Yeter ki onu zincirleyen eller çözülsün.