Yankı Yüksel
1929’dan bu yana düzenlenen dünyanın en eski ödül töreni olan Akademi Ödülleri veya bilinen adıyla Oscar Ödülleri, her yıl kitleleri bir araya getiren bir popüler kültür olayı olmanın yanı sıra birçok kez dünyanın siyasal ikliminin etkisiyle çeşitli skandallara imza atmıştır.
2026 Mart ayında düzenlenen Oscar töreninde gerek ABD içinde gerek de dünya genelinde yaşanan olaylar hakkında siyasi yorumlar yapılmış, bazı oyuncuların öyle ya da böyle tepkilerini göstermiştir. Bu tepkilerin bizim için ne anlama geldiğine Emin Alper’in Berlinale’de aldığı ödül üstüne yazdığımız yazımızda değinmiştik.
Tepkiler bir yana Oscar törenleri neredeyse bir asırlık tarihinde de çeşitli toplumsal olayların yansımalarına özellikle ilk zamanlarında defalarca sahne olmuştur.
Siyaset ile neredeyse el ele tarihinin yanında, Oscar’ın sanatsal açıdan da zarar verici olduğunu söyleyebiliriz. Yıllar içerisinde Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi, oylarıyla hangi yapımların ve oyuncuların kültürel geçerliliğe sahip olacağını belirleyerek sinema kültürünün ve topluluğunun da dikkatini istediği yere çekmiş, takdir gören yapım ve sanatçılar açısından bir Hollywood ve ABD tekeli oluşturmuştur. Her ne kadar -özellikle son zamanlarda- bu tekelin dışına zaman zaman çıkılıyor gibi görünse de, bunun gelen tepkiler sonucu Akademi’den bir hasar kontrol yöntemi olduğu pek iyi gizlenemiyor.
Bunlarla beraber Akademi’yi oluşturan elit kesimin birçok tartışmalı figüre platform sağladığından da bahsetmeden geçmemek gerek. Örnek vermek gerekirse Roman Polanski, Harvey Weinstein, Kevin Spacey gibi son zamanlarda cinsel saldırı ve çocuk istismarı skandallarıyla andığımız isimlerin birden çok kez Oscar ödülü almış olmaları tesadüf değildir. Örneğin bu yıl Savaş Üstüne Savaş ve Günahkarlar gibi otorite ve ırkçılık eleştirisi temalı filmlerin ödül almaları, Akademi’nin gerçek yüzünü bilmemize engel olmamalı.
Eleştirileri savuşturmak ve çeşitlilik açısından bu tarz göstermelik adımlar atılıyor olsa da, bu Akademi’nin en büyük ayıplarından birini gizlemeye yetmiyor. Bu da emeğin bir bakıma örtbas edilmesidir. Bir yapımın arkasındaki yüzlerce etmenin ve emekçinin, tamamen geri plana atılıp bu başarıların ve emeğin ödülünün tek bir yönetmene atfedilmesi bu durumun en belirgin örneği olabilir. Bu örneğe ideolojik derinlikle bakacak olursak, Oscar’ın hizmet ettiği kapitalizmin sistemik bir özelliği olan emeği “yok sayma”yla aslında aynı şey olduğunu görürüz. Oscar’ın sosyolojik, psikolojik ve sonucunda siyasi etkisi açısından ise dünya genelinde emeğin görünmez kılınmasını normalleştiren en somut etmenlerden birisi demek de yanlış olmayacaktır.
Sonuç olarak Oscar törenleri, elit kesimin popüler kültürü manipüle etmesinden öteye gitmemektedir bu sebeple sanatsal tartışmalarda ve eleştirilerde bir referans noktası olarak görülmemelidir. Eleştirinin sadece düzeni sarsmayacak kadar “güvenli” olduğunda kabul gördüğü, lümpen kitlelerin zararsız eleştirilerinden kaçmak ve kendilerini aklamak amacıyla politik doğruculuk oynandığı bir ödül töreninin sinema sektöründe belirleyici bir yere getirilmesi sanatsal vizyona, emeğe ve yaratıcılığa ihanet sonucunda da sanatçılar ve izleyici kitleler için de büyük bir gerileme anlamına gelmektedir.

