Sena Güneş
1 Mayıs, insanlık tarihinin en çetin mücadelelerinden birinin simgesi olarak yalnızca bir gün değil, bir hafıza, bir bilinç ve bir yön tayinidir. Bu tarih, fabrikaların karanlık duvarları arasında görünmez kılınmak istenen emeğin, bir anda görünür hale geldiği, susturulmak istenen seslerin birleşerek politik bir güce dönüşmesidir. Sanayi devriminin yarattığı acımasız üretim düzeninde işçiler, insanlık dışı koşullar altında çalıştırılıyor, yaşamları neredeyse tamamen üretime adanıyordu. İşte tam da bu noktada, tarihin akışını değiştiren o kolektif irade ortaya çıktı.
1886 yılında ABD’de başlayan ve Chicago’da doruk noktasına ulaşan işçi eylemleri, yalnızca bir hak arayışı değil, insan onurunun savunusuydu. Haymarket Olayı, bu mücadelenin en çarpıcı anlarından biri olarak tarihe geçti. O meydanda patlayan bomba, sadece bir çatışmanın başlangıcı değil, aynı zamanda işçi sınıfının tarihsel sahneye geri dönülmez bir şekilde çıkışının simgesiydi. İşçiler artık yalnızca üretim yapan eller değil, düşünen, talep eden ve değiştirmek isteyen bir güç olduklarını ilan ediyordu. Bu olaydan sonra 1889’da İkinci Enternasyonal’in aldığı kararla 1 Mayıs’ın uluslararası işçi günü ilan edilmesi, bu mücadelenin evrensel bir karakter kazanmasını sağladı.
Bu noktada mesele yalnızca çalışma saatlerinin kısaltılması değildi. Ortaya çıkan şey, tüm bir toplumsal düzenin sorgulanmasıydı. Karl Marx ve Friedrich Engels, kapitalist sistemin işleyişini çözümleyerek emeğin nasıl sistematik biçimde sömürüldüğünü ortaya koymuştu. Onlara göre tarih, sınıf mücadelelerinin tarihiydi ve işçi sınıfı bu mücadelenin en dinamik gücüydü. 1 Mayıs, bu teorik çerçevenin sokaklardaki karşılığıydı; düşüncenin eyleme, teorinin pratiğe dönüştüğü andı.
Bu fikirlerin en büyük sınavı ve aynı zamanda en büyük pratiği, 1917’de Rusya’da yaşandı. Ekim Devrimi, yalnızca bir devrim değil, insanlık tarihinin yönünü değiştirme iddiası taşıyan bir kopuştu. Bolşeviklerin liderliğinde gerçekleşen bu devrim, işçi sınıfının yalnızca direnen değil, yöneten bir güç olabileceğini gösterdi. Yüzyıllardır süren Çarlık rejimi yıkıldı, yerine işçi, köylü ve asker sovyetlerinin temsil ettiği yeni bir iktidar biçimi kuruldu.
Devrim sonrasında kurulan Sovyetler Birliği, tarihte ilk kez kapitalist üretim ilişkilerinin yerine sosyalist bir düzen kurma girişimiydi. Bu düzen, üretimin kâr için değil, toplumun ihtiyaçları için yapılmasını hedefliyordu. Sanayi tesisleri kamulaştırıldı, toprak köylülere dağıtıldı, eğitim ve sağlık hizmetleri yaygınlaştırıldı. Okuma yazma oranları hızla yükseldi, kadınlar toplumsal hayata daha aktif katılmaya başladı, bilim ve teknoloji alanında büyük atılımlar gerçekleştirildi. Kısa sürede feodal bir imparatorluktan sanayi gücüne dönüşen Sovyetler Birliği, bu yönüyle dünya tarihine damga vurdu.
Ancak bu süreç kolay olmadı. İç savaşlar, dış müdahaleler, ekonomik zorluklar ve siyasi baskılar bu yeni düzenin gelişimini sürekli zorladı. Yine de Sovyet deneyimi, milyonlarca insan için umut kaynağı oldu. Çünkü ilk kez geniş halk kitleleri, kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olabileceklerini somut olarak görmüştü.
Bu yeni toplumsal düzende 1 Mayıs’ın anlamı da dönüşüme uğradı. Artık bugün, sadece bir direnişin değil, bir kazanımın da simgesiydi. Moskova’daki Kızıl Meydan’da düzenlenen görkemli geçit törenleri, işçi sınıfının tarihsel zaferinin görsel bir ifadesine dönüştü. Bu törenlerde taşınan bayraklar, atılan sloganlar ve yürüyen milyonlar, yalnızca Sovyet halkına değil, tüm dünyaya bir mesaj veriyordu: “Başka bir düzen mümkündür.”
Bu mesaj, yalnızca Avrupa ile sınırlı kalmadı. Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar birçok coğrafyada yankı buldu. Bu yankının en güçlü hissedildiği yerlerden biri de Küba oldu. 1959’da gerçekleşen Küba Devrimi ile birlikte Fidel Castro önderliğinde kurulan yeni düzen, yalnızca bir ülkenin değil, tüm ezilen halkların umutlarından biri haline geldi.
Küba’da 1 Mayıs, sıradan bir kutlama değil, kolektif bilincin en yoğun şekilde yaşandığı günlerden biridir. Havana’daki Devrim Meydanı’nda toplanan yüz binlerce insan, yalnızca geçmişi anmaz; aynı zamanda devrimin kazanımlarını sahiplenir ve geleceğe dair kararlılığını ortaya koyar. Eğitim ve sağlık alanındaki başarılar, sosyal eşitlik vurgusu ve bağımsızlık ruhu bu kutlamaların temelini oluşturur.
Bugün 1 Mayıs, dünyanın farklı yerlerinde farklı anlamlar taşısa da özünde aynı gerçeği hatırlatır: Emek, insanlığın temelidir. Kapitalist sistemin krizleri, artan gelir eşitsizlikleri, güvencesiz çalışma koşulları ve sosyal adaletsizlikler düşünüldüğünde, 1 Mayıs’ın mesajı hâlâ son derece günceldir. Bugün, yalnızca geçmişte kazanılmış hakların hatırlanması değil, aynı zamanda kaybedilme tehlikesi taşıyan hakların savunulmasıdır.
1917’de atılan o büyük adım, insanlığın kaderinin değiştirilebilir olduğunu gösterdi. Kapitalizm sonsuz ve sorgulanamaz değildir. İnsanlar örgütlendiklerinde, bilinçlendiklerinde ve birlikte hareket ettiklerinde tarihin yönünü değiştirebilirler. 1 Mayıs, işte bu gerçeğin en güçlü hatırlatıcısıdır.
Ve belki de bugünün en çarpıcı yönü şudur: 1 Mayıs, sadece geçmişte yaşananların değil, henüz gerçekleşmemiş olanın da günüdür. 1917’de Petrograd sokaklarında yankılanan o büyük sarsıntı, sadece uzak bir coğrafyanın değil, tüm insanlığın ortak kurtuluş hafızasının yapı taşıdır. Çarlığın köhne duvarlarını yıkan o irade, bugün bu ülkede ekmek ve hürriyet kavgası verenlerle aynı kaynaktan besleniyor. O gün kışlık saraya yürüyenlerin taşıdığı meşale, üzerinden bir asır geçmesine rağmen sönmek bir yana; bugün fabrikalarda, tarlalarda ve ofislerde sömürüye karşı direnen işçi sınıfının yolunu aydınlatmaya devam ediyor.
Bu tarihsel süreklilik, bizi her yıl baharın en dirençli sabahına, 1 Mayıs’ın kızıl şafağına bağlar. Sömürünün olduğu her yerde direnişin de kaçınılmaz olduğunu, Rusya’nın steplerinden İstanbul’un meydanlarına kadar uzanan o kopmaz bağla bir kez daha kanıtlıyor. 1917’nin o görkemli “imkansızı başarma” iradesi, bugün 1 Mayıs meydanlarını dolduran milyonların en büyük dayanağıdır. O günün devrimci deneyimi, bizlere sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyanın sadece bir hayal değil, örgütlü bir mücadelenin mutlak sonucu olduğunu hatırlatıyor. Dün olduğu gibi bugün de, o büyük ve haklı değişim bu topraklara hiç olmadığı kadar yakındır.

